Yürekli Adam

-Hey, durma orada… Heyyyy, sana diyorum.

-Lanet olsun, çıkamıyorum buradan. Tut şu çantamı, atıyorum, yakala.

-Salla, tutarım.

Alp ile Can birbirlerini bu konuşmayı yaptıkları ana kadar hiç tanımıyorlardı. Biri, kentin bir ucunda diğeri en uzağında oturuyordu. Farklı sosyallikten gelmiş, farklı okullarda okumuş, farklı yerlerde eğlenmiş, farklı kıyafetler giymiş iki yabancıydılar birbirlerine. Birkaç akşam öncesinde, Alp kahvede arkadaşları ile okey oynuyordu, Can ise, üniversite sınavına hazırlanan kardeşine ders çalıştırıyordu evde. Sanki, gizli bir el ikisine de aynı anda dokunmuş ve kulaklarına televizyonu açmalarını fısıldamıştı. Alp kahvenin müdavimiydi. Babasının arkadaşının yeri olmasından dolayı da sözü geçerdi kahvede.

-Bekir ağabey, şu kanalı değiştir de haberlere bakalım yahu, ne bu güm güm müzik çalıyor hep.

-Tamam oğlum açıyorum.

Televizyondaki haber kanalından yükselen ses birkaç saniyede kahvedeki herkesin dikkatini çekmişti:

-Sayın seyirciler, iş makinalarının devirdiği ağaçların etrafında, insanlar gittikçe daha kalabalık hale geliyor. Polis de olay yerinde yerini almaya başladı.

Alp bir anda yerinden fırladı. Koşar adım kahveden çıktı ve arabaya atladığı gibi olay yerine doğru yol aldı. Aynı anda, aynı kanaldan haberi evinde duyan Can, üzerine geçirdiği beyaz gömleğinin düğmelerini otobüs durağına koşarken ilikliyordu.

Aradan belki bir saat geçmişti. Koca kentin iki yakasından, haberlerde tanık oldukları olay yerine gelmişti ikisi de. Birbirlerini tanımıyorlardı. Tek ortak noktaları, ikisinin de en küçük kardeşlerinin o anda, devrilen ağaçların yakınlarında bir yerlerde olmalarıydı. Ortalık mahşer kalabalığındaydı. Bağıranlar, ağlayanlar, yüzü gözü kan içinde kalanlar, yerlerde yatanlar, kaçanlar, kovalayanlar, siren sesleri, anonslar…

Devrilen ağaçların en heybetlisine doğru, kalabalığı yararak ilerliyordu ikisi de. Birbirlerini tanımıyorlardı. Kardeşleri burada bir yerlerde olmalıydı. İkisi de aynı endişe ile koşuştururken bir anda silah sesleri duyulmaya başlamıştı. Keskin birkaç el silah sesinin gelmesi ile, bu iki yabancının yolu, devrilen büyük ağacın dalları arasında kesişmişti. İkisi de aynı anda, yerde yatan ve sımsıkı birbirine tutunmuş ellerini bırakmayan kızla oğlanı görmüşlerdi. Yere eğildiler. Can kıza, Alp ise oğlana durmadan haykırır gibi sesleniyorlardı:

-Derya, kardeşim, aç gözlerini hadi, n’olur aç.

-Mustafa, hadi oğlum kalk… Ölme sakın.

Sonra gözleri birbirine değdi iki yabancının. İlk önce gözleri tanışmıştı böylece. Kardeşlerinin başucunda, iki yabancı birazdan daha da yakınlaşacaklarını bilemeden, soğuk terler döküyorlardı.

Derya ile Mustafa’yı oradan almalıydılar. Mustafa gözlerini açmış, kendine gelmeye başlamıştı. Derya ise sessizce yatıyordu. Ensesinden gelen kanı gördüklerinde, biraz daha tanıştılar birbirleri ile. Can’ın gücü kalmamıştı kardeşini sırtlanmaya.

-Mustafa, sen şurada dur biraz. Kızı kaldıralım biz de.

-Deryaaaaa..Kardeşimmmmm…

Can ile Alp birbirlerine biraz daha sokulmuş, kızı yerden kaldırmaya çalışıyorlardı. Başardılar sonunda. Ve oradan uzaklaşmaya başladılar. Yürüdüler. Koştular. Yoruldular. Ama durmadılar. Mustafa’yı ve Derya’yı sürükleyerek, götürüyorlardı oradan. Bir an Can yere düştü. Alp kızı da kardeşi gibi sımsıkı kavradı ve devam etti yürümeye. Arkasından gelen karanlık silah sesi ile durdu. Can kargaşanın arasında kalmıştı. Oradan çıkması için bağırıyordu. Binlerce insan vardı etrafta. Ama o, hiç tanımadığı birine kaçmasını, oradan kurtulmasını söylüyordu. Can kalkamıyordu. Aklında olan tek şey, çantasında kardeşini bulduğunda üzerine giymesi için vereceği tişört vardı. Çantasındaydı. Çantayı tanımadığı bu adama vermeliydi. Beyaz gömleğinin arkasındaki al kan sıcaklığı, Mayıs’ın sıcağına karışıyordu. Bu tanımadığı adam kardeşini kurtaracak olandı mutlaka. Kardeşinin sıkıca elini tuttuğu bu çocuk, kardeşi ve bu yabancı oradan gitmeliydi. Kardeşini emanet ettiği yabancıya, çantasını da emanet etmeliydi. Başarmalıydı.

-Hey, durma orada..Heyyyy, sana diyorum.

-Lanet olsun, çıkamıyorum buradan. Tut şu çantamı, atıyorum, yakala.

-Salla, tutarım.

-Vuruldum ben. Kaç, kardeşimi de götür. Çantayı al… Çanta-yı… Çan-ta… Çan…

Alp çantayı yerden aldı. Kızı ve kardeşini de. Hiç tanımadığı adamı, aslında çok iyi tanıyarak ayrıldı oradan. Sığındığı yerde aklında o yabancının sesi kulaklarından gitmeyerek saatlerce kaldı. Bundan sonra, o en heybetli ağaç kadar kocaman olmalı ama hiç devrilmemeliydi. Kim onu devirmek isterse istesin… Çünkü emanet edilenler vardı ona. Bir yabancının emanet ettikleri. Bir kız çocuğu, çantanın içinden çıkan bir kalem, bir tişört ve bir gazete küpürü… O kupürde yazan, geleceğinin ışığı olmalıydı. İçinden bağıra bağıra okudu yazılanı:

“Yürekli bir adam, yürekli bin adam olabilir.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir