“Uzun ince bir yoldayım,

Gidiyorum, gündüz gece.”

Hınca hınç dolu bir otobüsteyim. Terminale vardığımda takıldı dilime bu türkü. Ne çok severdi babam da. Uzun seyahatleri olurdu hep. Her gidişinde annem;

-Babanız hemen gelecek, derdi.

Ama hep geç gelirdi babam. Gelişleri geç olurdu hep. Galiba gelmek istemezdi.

Çocukluğum hep babamın olmadığı zamanları defterlere yazarak geçti benim. Büyüdükçe yazmaya devam ettim. Yazdıkça da büyüdüm sanırım. O kadar büyüdüm ki, yazdıklarım küçücük kalmaya başladı zamanla.

Sonra o zaman içinde babam bir daha hiç gelmez oldu. Artık gelmeyeceğini öğrendiğimde, yaşım otuzlardaydı. Şakaklarıma doğru yol alan beyazlıklar, gözlerimin altında eflatun geceleri andıran morluklar yaşımı daha da fazla gösteriyordu. Nasıl da geçmişti zaman?

Genç bir adam olmuştum.

Her şeyi en iyi benim bildiğim konusunda son derece ısrarcı olduğum zamanlardı. Annemin dört çocuğa yetemediği zamanlarda, bir yandan parasızlıkla bir yandan da arkadaşlarımın lüks hayatlarına olan hevesimle, nerede bir avarelik, serserilik olsa orada oluyordum. Yalnızdım çünkü!

Babamı en çok seven ben, babamsız en çok kalan yine bendim. Yalnızlığımın intikamını alır gibi, yapabileceğim bütün hataları en genç yaşlarımda yapmıştım. Askere gittiğimde, bütün haylazlıklarına, haylazlık ne, bütün itliğine rağmen üniversiteyi bitirmiş, her haltı yemiş, varı yoğu yazdıkları olan biriydim. Askerden döndükten sonra ilk işim annemi görmeye gitmek ve ona;

-Oğlun artık yalnız değil, demek oldu. Evet yalnız değildim. Devrem Mustafa’nın babası ile tanışmıştım askerdeyken. Müthiş bir adamdı. Çok kitap okuyan, akıllı ve oğlunu yalnız bırakmayan bir babaydı Mehmet usta.

Matbaası varmış eskiden. Sonra iflas etmiş ve bir yayınevinde pazarlama işine girmişti. Yazdıklarımdan bahsetmiş ona Mustafa. Israr etti onları okumayı. İstanbul’a dönmemize iki ay kala hepsini vermiştim kendisine. Ve terhisten bir gün önce telefonla aradı:

-Bak Orhan!

Yazdıklarının hepsini okudum. Hepsi birbirinden güzel. Her yazdığında, bütün bir yaşamı, felsefeyi, şiiri, insanı, çiçeği, börtü böceği, tanrıyı gördüm. Bunları kitap haline getirmelisin. Döndüğünde yanıma gel, seni patronla tanıştıracağım.

Ne diyeceğimi, ne yapacağımı şaşırmıştım. Ama istediğim bu olmalıymış ki, içimde kıpır kıpır bir heyecan duymuştum. Annemin yanından ayrılıp hemen Mehmet ustanın verdiği adrese gittim. Randevum vardı.

Birkaç dakika sonra Türkiye’nin en önemli yayınevinin patronunun karşısında olacaktım. Dizlerim yerinden çıkacak gibiydi. Heyecandan dudaklarımı ısırırken sekreterin sesi ile irkildim:

-Orhan bey, Murat bey sizi bekliyor, buyurun lütfen!

İstanbul’u tepeden seyreden, harika deniz manzaralı, Çamlıca’yı tam karşısına almış bir ofis, altmışlı yaşlarda son derece beyefendi bir adam. Ve ben eski yalnız, şimdiki kalabalık Orhan.

-Yazdıklarınızı okudum. İnanılmaz bir kaleminiz var. Lafı uzatmayı sevmem delikanlı. Benim işim, doğru ve güzel yazanı bulmak ve onun kitaplarını raflara koymak. Kontratı hazırlattım. Oku önce. Sonra istersen imzala.

Okumadım bile.

Anneme, kendime verebileceğim güzel şeyler yazılıydı benim için o kontratta. İmzaladım. Her şeyin çok hızlı gelişip değişeceği bir hayatın ilk anları başlamıştı benim için. Bana hemen bir bilgisayar verdiler. Rahat çalışabilmem için yayınevi binasında küçük bir ofis.

İlk kitap iki ay sonra çıkacaktı. Murat beyin yanından çıktıktan, ofisimi gördükten sonra hemen annemi aradım ve haberi verdim. Kafamı toplayıp sabah hemen yazmaya başlamalıydım.

O gece deliksiz uyumuşum. Sabah, yalnızlığını, artık hayalini bile kuramadığı babasını, uçurumdan aşağı atmış biri olarak kalktım yataktan. Tıraş oldum. Ofisime gittim. Bilgisayarımı açtım ve yeni bir öyküye başladım. Ve ilk defa yazdığım bir şeyin, önce ismini koydum. Gidenleri, dönmeyenleri yazacaktım. Adı belliydi. Ve dilimdeki türkü, öykümün ismine ışık tutuyordu. YOLCULUK!

İki ay sonra inanılmaz bir reklam ve tanıtımla ilk imza günümün zamanı gelmişti. Kitap çıkmış ve ben kendi memleketimde, Munzur’un serin dağ çiçeği kokan elleriyle kitabımı sarmış insanlara uzanmak için yola çıkmıştım. En sevdiğim otobüs yolculuğunda, dilimde aynı türküyle ve dizlerimin üzerine koyduğum kitabımla.

Yolculuk

Yolculuk başlamıştı. Karanlığa tepe taklak atlayan çığlıklar duyana kadar yalnızlığımı hatırlamıyordum bile. Ama insan, uçurumdan aşağı attıklarının peşinden düşebiliyormuş  o uçuruma. Hem de kocaman bir otobüsün, un ufak olmuş parçalarında daha da dağılarak.

Ve aynı türkünün susmuş sesi ile. Ölüm, böyle bir şeymiş demek. Ölüm, sonsuz bir “yolculuk“muş. Ölüm, gelmeyen babaya, gidiş yoluymuş…

Bunlar da İlginizi Çekebilir…

— > Öykü / Kimliksizin İntiharı

— > Öykü /  Güle Güle Göçmen Kuşları

— > Öykü / Kara Gözlüm