Neyi var neyi yoksa sattı baba. İki katlı baba yadigarı evini ederinin çok altına bıraktı, hafif tebessümle dişlerinin arasında birikenleri kürdanla karıştıran adama. Geriye bir kaç değerli parça kalmıştı sadece ama farkında değildi baba. İki evladından büyüğü olan kızıyla göz göze gelmese, kestane rengi saçlarında kaybolup giderken, yapmak istemese de yapmak zorunda olduğu gerçeklik zihnini kemirmese farkına bile varmayacaktı belki.

Bilgisayarını getir!

Gözleri sürmeli gözünün nuru elleriyle yüzünü örtmüş hıçkıra hıçkıra ağlarken, kınından ayrılan kılıç keskinliğindeki adımlarını peşi sıra merdivenlere doğru savururken, içinden bir parça salıverdi gitti kendisini. Çevresini sevgiyle sardığı bedeninin en nadide nüvesini kaybolmuş gibi hissetti. Ama devam etti. Kara bıyıklarının altına gizlemeye gayret gösterdiği ağlamaklı hali yatıştırdı önce. Havada savurduğu parmağının ürkekliğini, “O boynunda sallanan kolyeyi de getir” diyerek dindirdi. Yine de ele verdi kendisini.

İçindeki resmi çıkartabilirsin.

Naifti baba. Kastettiği kendi resmiydi. Gözlerinin içine ateş gibi bakan, hastalığından dolayı oturduğu sandalyede yaşananları sorgulayan eşiyle çektirdiği… Yıllar önce…

***

Bu hastalık… Bu hastalık hali. Fark etmeden yiyip bitirecekti anneyi. Çok zaman geçmemişti aslında ilk bayıldığı tarihten bu yana ama sonuçlar bir kaç hafta önce doktor tarafından “baba“nın eline tutuşturulunca anlaşılmıştı her şey. Anne’nin başında küçük bir şey vardı. Onu günden güne yiyip bitirecek küçücük bir şey. O bilmiyordu ama her geçen gün sıktığı yumruğun biraz daha zor kapandığını fark ediyordu. Kocası, adamın elinden aldığı paraları karmakarışık duygularla sayarken, o da suçlayıcı bakışlarını yolluyordu çocuklarının babasına. Olabilirdi bir yolu daha. Olmalıydı bir yolu. Bir yol… Yol…

***

İlkokulun son sınıfına geçen kardeşin aklında tek soru vardı. Ne yani, buradan öylece çekip gideceğiz ve ben bir daha arkadaşlarımı göremeyecek miyim? Ne içindi ki tüm bunlar. İnsanlar evlerini neden terk etmek zorunda kalırlardı ki.

Coğrafya öğretmeninin tüm öğrencilere almayı zorunlu tuttuğu “Atlas” geldi aklına. Çıktı odasına, indirdi raftan, yaydı önüne. Ülkesinin olduğu toprakları hemen iliştirdi gözüne, parmağını evinin olduğu yere doğru yatırdı. Ve bir daire çizdi diğer eliyle etrafına. “Dünya” kadar. Kocaman… Kendi mahallesini bile bu haritada göremezken, kendi yaşadıkları ili bile bu haritada seçme imkanı yokken, kendi ülkesi bile bezelye tanesinden halliceyken, bu eliyle yuvarlak yaparak çizdiği dünyada neyi paylaşamıyordu ki insanlar. Biz evimizi bıraktığımızda başkaları ne kazanacaktı ki, diye esiyordu zihninde gezinen fırtınalar. Ama olsundu. Daha çocuktu o. Ev üzerinde bir söz hakkı yoktu. Zaten bir kaç dakika sonra da içinde yaşadıkları bir ev yoktu.

***

Bütün bir otobüs yolculuğu boyunca, 4’ü de etrafında dillendirilen hikayelere kulak kabartmıştı. Sınırda, onların ülkesinden olmayan, bu işin yalnızca ticaretini yapan adamlar vardı ve komşu ülkeye geçmek onların vereceği bir onaydan ibaret, yani iki dudaklarının arasındaydı. Tedirgindi kız. Annesi için tedirgindi, bu yolculuğu kaldıramayacağı daha en başından belliydi çünkü. Kardeşi için tedirgindi. Onunla bir nedenden dolayı ayrı düşme ihtimali, sebebi olabilirdi. Babası için tedirgindi. Gözlerinin önünde eriyordu sevdiği. Ailenin tüm yükünü omuzlamış, bir tarafında geçmişiyle bir cephe açmış, diğer tarafındaki geleceğe baş kaldırmış, ilerliyordu. İçine atarak… Yol esnasında biraz yalpalayarak. Yine de kendisinin farkında olduğunu belli etmek istemişti ki demek ki, otobüs sınıra geldiğinde kızına yaptıklarından dolayı pişmanlık hissettiğini, yani gözlerinden akan yaşları dudaklarından devrilen sözcüklere yoldaş ettiği özrü diledi.

***

Not: Haftaya belki sınırı geçeriz. “İz”leyelim.