Yine mi Ben…

Şu aklımla 18 yaşımda olsaydım. Ya da dur dur öyle değil, yolda yürüyorum bir baktım karşımdan liseyi yeni bitirmiş kendim geliyor. Aklı beş karış havada belki ama beni görüyor. Cep telefonu yok o zamanlar, varsa da konuşmak, yazışmak yürek istiyor. Şimdiki gibi değil ki… Daha on bin bedava mesajlar bile yok.

Merhaba, diyorum sessizce. Sonuçta yabancıyım onun için. O günlerdeki halimi düşününce de beni tanımaması normal, o kaşlar ne öyle Zeyno ya…

Merhaba, diyorum kendime.

Gençliğin verdiği coşku ile… O zamanlarda da güvenim sonsuz, hem kendime hem de karşımdakine. Kimseye güvenme öyle körü körüne diyecek halim yok ya… Şu yaşımda da hala karşımdakini kendim gibi görüyor iken… Walkman’in kulaklığını çıkarıp “bana” kulak veriyorum. Sımsıkı topuz yapmışım tepemde saçımı. Nereye gidiyorsun, der gibi bakıyorum. Omzunu silkiyor.

Yürüyeceğim öyle, diyor.

Kafamı boşaltmam lazım dershane yordu. İzmire git gel kolay değil, diyorum. Haklısın, der gibi kafamı sallıyorum. Şimdilerde uzun uzun yürüyüşlerimin temelinin atıldığı günler, diye geçiriyorum aklımdan. Sağa doğru hafif kayıyor ağzım bir hoş gülümseme sarıyor çehremi. Beraber yürümeye başlıyorum kendimle.

Nasıl puanlar, diye soracak oluyorum.

Ne iyi yapmışım ben bu bölümü okumayı kafaya koymakla, diye sözümü kesiyor. Haksız da sayılmaz çok şükür, sevdiğim işi yapıyorum. Hiç pişmanlığım yok seçtiğim bölümle ilgili. Arada geçen zamanda mesleğimle alakalı olmayan işlerde çalışmak da tecrübe olarak… Doldurmuşum ceplerimi…

Yolda neşeli neşeli yürüyoruz kendimle ben. Bir köpiş görüyor koşarak yanına gidiyor. Belli ki daha önceden tanışıyorlar, deli gibi kuyruk sallıyor isminin yoldaş olduğunu öğrendiğim köpiş. Yaa kıyamam ben bana, diye saçlarını okşamak için eğilirken geriye doğru çekiyor kendini. Şimdilerdeki gibi vıcık vıcık sevilmelerden hoşlanmıyorum belli. Çaktırmadan elimi yoldaşın başına doğrultup oynuyoruz. İkimizin de keyfi yerinde. Devam ediyoruz yolumuza.

Yedi düvelle barışık” diye bir söz vardır ya… Selam vermekten, yolda gördüklerimizle muhabbet etmekten ilerleyemiyoruz. Çaycısı, manavı, bakkalı, komşusu kimi görse aynı içtenlikte… Aklımdan; doktordan döndüğüm gün işe geç geldiğimi fark edince, hayırdır kardeşim, yok demi bir sorun, diyen simitçi geçiyor. Derin bir nefes alıyorum da sağlı sollu tarlalardaki papatyalar doluyor göğsüme. Oda ne! Benim ki papatyalardan taç yapmış da koşa koşa geliyor yanıma. Birini kendime birini bana takıyorum. Kol kola gidiyoruz. İyot kokusu geliyor yavaş yavaş. Daha önce de bahsetmiştim bir sahil kasabasında büyüdüm diye. Bu kokunun sakinleştirici etkisiyle ikimizde hiç konuşmadan epey yürüyoruz.

Bir şeyler içelim mi, diyoruz aynı anda deniz kenarındaki kafeye doğru ilerlerken, biri sesleniyor Zeyno, Zeyno diye. Kafeye gelmeden bir park var, Tanju Okan Parkı… Uzakta, salıncakta biri var. Yanına yaklaştıkça tanıyorum. Elli yaşındaki ben. Şaşkınlığımız gözümüzden okunuyor olmalı ki… Ne bakıyorsunuz öyle sallasanıza, diyor. Sen hiç mi değişmezsin, dercesine sallıyoruz kafamızı 18 lik, 40 lık, 50’lik Zeyno.

Sonra; ah be Can Baba sen benim kadar şanslı değilmişsin diyor ve üçümüz bir ağızdan o şiiri mırıldanıyoruz. Hangisi mi o zaman buyrun…

 DAVET…

“şunları bir araya toplayayım.
Bir güzel muhabbet edelim” diye düşündüm.
Mutfak işinden de anlarım.
Donattım sofrayı.
Bayağı uğraştım.
Hepsinin, ayrı ayrı ne
yemekten, ne içmekten
hoşlandığını iyi bilirim.
Bayağı da para gitti.
Birinin yediğini öbürü yemez.
Ötekinin içtiğini beriki içmez.
Dört kişilik sofra kurdum.
Mumları da yaktım.
Bak hepsi, Erick Satie severdi.
Hatırladım.
Müziği de ayarladım.

Geldiler.
20 yaşında ben,
35 yaşımda ben,
40 yaşımda ben ve
bugünkü ben dördümüz.
Birden yirmi yaşımı, otuz beş yaşımın karşısına oturttum.
Kırk yaşımın karşısına da, ben geçtim.
Yirmi yaşım, otuz beş yaşımı tutucu buldu.
Kırk yaşım ikisinin de salak olduğunu söyledi.
Yatıştırayım dedim.
“Sen karışma moruk” dediler. Büyük hır çıktı.
Komşular alttan üstten duvarlara vurdular.
Yirmi yaşım kırk yaşıma bardak attı.
Evin de içine ettiler.

Bende kabahat.
Ne çağırıyorsun tanımadığın adamları evine…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir