"Enter"a basıp içeriğe geçin

Yazarın Gerçekleri / 1

-Bugünün dünden hiçbir farkı yok. Dünün de bir önceki günden yoktu. Öncekinin, bir öncekinden de… Yarın da bugünden farklı olmayacak. Ne vardı sanki yine bütün gece içip böyle leş gibi sızacak? Ne zaman dışarı çıksam kendimi frenleyemiyorum. Bu eve uzun zamandır gelmiyordum. Annem ölünce geldim en son. İki ay oluyor. Hıh, her ayrılış belki de yeni bir kavuşma. İşte şimdi ben de yeniden çocukluğumun geçtiği bu yere kavuştum. Hem de o kadar kaçarken.

-Nerede bu not defterim? Dün gece en son ne yapmıştım? Ayşe ile konuşmuştum, hatırlıyorum. Sonra da… Neyse, kendime bir kahve yapayım en iyisi.

Bu eve en son iki ay önce, annesi öldüğünde onun cenazesi için gelmişti Baran. Çocukluğunun geçtiği bu ev, yalnızlıklarını, bitişlerini, başlangıçlarını yaşadığı yer olmuştu hayatı boyunca. Denizin kenarında, sokaklarında çocukların kuka oynadığı, kadınların akşamüstleri kapılarda çekirdek çitlediği, küçük ama bütün hayatını şimdi birkaç günde sığdıracağı bu ev… Gerçek bir ev!

Kendi kendine konuşmaya devam ediyordu, neyi ve neden konuştuğunu bilemeden. Yorgundu. İçinde bir şeyler eksilmiş gibiydi. Ya da tam tersi, çoğalıyordu. Evet, evet! Çoğalıyordu kesinlikle. Çünkü gerçekleri görüyor, gerçeklere bakıyor, gerçekleri duyuyordu. Buna mecburdu. Borçluydu adeta. Hayatı boyunca kaçtığı, yaşadığı hayatın şatafatına kapılarak, görmezden geldiği gerçekleri yazmalıydı. Buna kararlıydı. Gerçekleri yazacak ve hayatının son virajında, son birkaç gününde bu yazdıklarını, onu seven milyonlara armağan ederek göçecekti bu hayattan.

Burada son kitabımı yazıp her şeye veda edeceğim. Çünkü artık var olmak istiyorum. Var olmak! Ve var olmak için, yok olanları yazacağım. Yok edilenleri. Ne tuhaf! Üstelik tam da kendim yok olurken yapacağım bunu. Tam da yok olurken. Ölürken.

-İlk defa gerçeği yazmak, bunca sahte ve yalan bir yaşamdan sonra her şeye gerçekle veda etmek istiyorum anlıyor musunuz?

Pencereden dışarı bakıyordu bunları söylerken. Dışarıda yağmur vardı. Evin karşısındaki bankta, yağan yağmura aldırmadan insanlar oturmuştu. Onlara söyler gibiydi içindekileri. Sırtına saplanan ağrının dinmesini bekleyecek gücü yoktu. Kahvesinin içine, epeyse rom doldurdu. Çalışma masasına geçti sonra. Masanın üzeri, kargacık burgacık yazılmış notlarla doluydu. Onları eline aldı. Hepsini kafasında nasıl yazacağını tasarlayarak kısa göz atmalarla okudu. Ve bilgisayarını açıp, klavyesinde ilk önce kitabının ismindeki harfleri tuşladı. Sırtındaki ağrının az sonra nefesini keseceğini hissedercesine, çabucak ve ilk defa güzel bir şey yapmanın yüzüne bıraktığı tebessümle: Y A Z A R I N  G E R Ç E K L E R İ

Sonra… Sonra tuşların sesi kesildi. Romun ve kahvenin kokusuna karışan, heybetli bir ölünün ağzından çıkan son sözlerin buğusu ile, o ev sessizliğe gömüldü.

 

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir