Yaşamaktan Asla Vazgeçme

Benden vücudumdaki yaralarımı göstermemi istedi. İlk başta ikircikte kaldım, sonrasında ise bunun mesleki bir talep olduğunu düşünüp, üzerimdeki tişörtü ve altımdaki dar kot pantolonunu yavaşça çıkardım ve ürünlerini bozulmuş halleri ile görücüye çıkaran ümitsiz bir satıcı gibi karşısında durdum. Doktorum ilk bakışta irkildi, derken bakışları alelade bir noktaya odaklanırcasına normalleşti ve sessizce süren dakikalara yenilerini ekleyip, not defterine bir şeyler karaladı. Sonra kaygılı gözlerini üzerime çevirdi;

‘‘Giyinebilirsiniz.’’

Giyinmem, soyunmamdan daha hızlı olmuştu. Bilemiyorum, belki de söz konusu utancımın yol açtığı çocukça bir panik hali içindeydim. Hiç tanımadığınız bir insana karşı soyunup, onun bir süre boyunca vücut hatlarınızı izlemesine izin vermeniz sanırım normal ölçütlerde açıklanabilecek bir durum olmasa gerek. Tastamam giyinip, kırmızı koltuktaki yerimi aldıktan sonra devamlı elindeki kâğıtlara not alan bu sıkıcı doktorun bana ne diyeceğini beklemeye başladım.

Kaşlarını çatıp, önündeki kâğıtlara yazdıklarını içinden okuyor ve genzini hafifçe temizleyip, derin derin nefes alıp veriyordu.

 ‘‘Kendinize neden zarar veriyorsunuz?’’ diye sordu. Doğrusu bunca geçip giden bu sessiz zamandan sonra ortamın gergin havasına uygun daha akılcı bir sorunun gelmesini beklerdim. Kendime niçin zarar verdiğim sorusu hayatı boyunca hiç eğitim almamış sıradan bir kişinin de pekâlâ aklına gelebilirdi!

Bozulmadım, bu orta yaştaki adama sıkıcı bir vaaz vermeyi de düşünmüyordum. Sadece işini yapan, beni muayene etmek üzere tutulmuş bir kamu görevlisiydi. Belki bu seanstan sonra mesaisini bitirecek ve onu bekleyen ailesine dönüp, evinde huzurlu ve mutlu bir gece geçirecekti. Bir ruh hekiminin başka bir ruh hekimine ihtiyacı olabilir miydi? Yani bildiği bunca bilimsel argümanlar, kendi hayatının pürüzlerini onarmak adına acaba ona ne derece yardımcı oluyordu? Belki de buna hiç ihtiyaç duymayacak kadar kusursuzdu hayatı. Kusursuz bir hayat gerçekten mümkün olabilir miydi?

 ‘‘Bu dünya çok acımasız bir yer.’’ diye mırıldandım. Ağzımdan dökülen bu depresif tonlu deyiş, onun dikkatini bir dereceye kadar celbetmiş gibiydi. ‘‘İnsanlar son derece benciller. Herkes kendisini düşünüyor. Bu dünyanın bana göre bir yer olmadığına eminim. Bunca kalabalığın içinde kendimi çaresiz ve umutsuz bir mahlûk olarak görüyorum. Biliyor musunuz, ben gerçekten çok yalnızım. İçimde çoğalan o bet sesler, bazen beni boğacak gibi oluyor. Etrafımızda çok fazla acı var. Hepsini düşünüp hissetmek beni çok yoruyor. Bir şeyler yanlış gidiyor, bunu görebiliyorum, ama değiştirmek için en ufak bir enerjimin olmadığını hissediyorum. Güneşin karşısında günden güne eriyen bir buz kalıbı gibiyim. İnsanlara içimdekileri anlatmak istiyorum ama hiç kimse beni dinlemek istemiyor. Bu dünyaya göre olmadığım kesin. Bunu biliyorum…’’

Gözlerini pürdikkat bana dikmişti. Söylediklerimin benzerlerini mutlaka diğer hastalarından da dinlemiştir ama bir şeyleri yakalamış olacak ki bakışlarında hem hüzün, hem merak, hem de mesleki bir mesuliyet vardı. Önündeki dağılmış kâğıtlara baktı. Bir iki tanesini eline alıp, bıraktı. Derken yerinden kalkıp, beni ofisinin penceresinin yanına davet etti.

Dışarıda kararmaya başlayan temiz bir hava vardı. Az ilerideki çiçekler açmış bir ağacı gösterdi.

 ‘‘Şu ağacın dalına yuva yapmış kuşu görüyor musun?’’ diye sordu. Dikkatle baktım. Kahverengi parlak tüyleri olan şehrimizdeki binlerce kuştan yalnızca bir tanesiydi. Başımı sallayıp, onayladım. Şöyle devam etti.

‘‘Her sabah bu pencereye yaklaşır ve yuvasındaki o kuşu izlerim. Dünya onun için bize göre daha tehlikeli bir yer olmasına karşın buna aldırış etmeden sürekli havada uçar, bir şeyler bulur ve bulduklarını yuvasına getirip, minik yavrularının karınlarını doyurmaya çalışır. Bunu tamamen içgüdüsel bir edinim ile yapar. Yavrularının, bu vahşi dünyada bir avcının silahından çıkacak bir kurşun ya da midesi açlıktan guruldayan bir hayvanın saldırısı ile ölebileceğini bile bile onları beslemeye, büyütmeye ve kendisinden devamlı bir şeyler vermeye devam eder. En zor günlerde bile hayat ile olan bağlarını öylesine ustaca kurar ki bazen ona hayranlık duymadan edemem. Her şeye rağmen yine de en güzel sesi ile nağmelerini seslendirmeyi sürdürür… Bu dünyanın acımasız bir yer olduğunu elbette biliyorum. Ama söz konusu bu acı gerçekle mücadele etmenin yolu, kendine zarar vermekten ziyade tıpkı sana gösterdiğim bu basit kuş gibi hayatın her anında yaşamaktan ve bir şeyler yapmaktan geçiyor. İnsanlar seni dinlemiyorlar mı, o halde sen de daha yüksek sesle düşün. Onlar seni dinleyinceye kadar anlatmaya devam et. Ve bir gün mutlaka içlerinden birisi sana dönüp, anlattıklarını ilgiyle dinleyecek ve sana seni anlayan gözlerle bakacak. Yeter ki yaşamaktan vazgeçme. Yeter ki bıkmadan usanmadan anlatmaya devam et sevgili güzel kızım…’’

Bana son derece yakın davranarak, sanki bir yabancıya değil de kendi öz kızına içten nasihat eder gibi konuşup, sözlerini burada bitirdi ve bir süre dinlendi. Gözleri uzaktaki ağacın dalında pinekleyen o kuşa takılı kalmaya devam etmişti. Onu hayranlıkla izliyordu…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir