Bu kez kafaya koymuştum. İstifa dilekçesini, o kendini beğenmiş patronun önüne fırlatıp, çantamı da alıp çıkacaktım bu şirketten. İçimde işleyen o yarı otomatik telkin makinası “Sakin ol!” diyordu.

Masadaki tüm kalemlerin başlıklarını yerinden çıkarmak dışında zarar verdiğim yoktu bu şirkete giderayak. Bana zimmetli olan diğer tüm araç gereçleri yerli yerine bıraktım. Karşımda duran monitör de “Gitme be kız” der gibi dönen başlığıyla aşağı doğru eğilmişti. Boynu bükük, zavallı bir canlı gibiydi…

Duvardaki Charlie Chaplin baskılı saatin akrep ve yelkovanı da birbirlerine küsmüştü anlaşılan. Bu sabah dilekçeyi yazdığım dakikalarda sayın tik tak amca da durmuştu mesai saatinden onsekiz dakika sonra. 09.18! Varsın bitsin pilleri.  Hem veda etmenin hem de vazgeçmiş olmanın son seferiydi bu sefer. Bir daha dönüşü olmayan tek seferlik yolculuk gibi. Geri gelmeyecek son kez kalkacak bir gemi gibi. Öyleydi… Sayamamıştım, bu kaçıncı “Bu kez son” deyişimdi.

Evet, evet… Bu kez son olmalıydı. Son!

İçimde onu bir daha göremeyecek olmanın büyük hüznü de olsa vazgeçecektim. Kariyerimden, arkadaşlarımdan herkesten ve her şeyden.

Hâlbuki buraya geldiğim ilk günü hâlâ tebessümle hatırlarım. Düzce’ye her nisan ayında yağan yağmura yakalanmış; üzerimde bordo renkli şifon gömlek, onun altına giydiğim siyah bir kalem etekle girdim içeri apar topar. Kapıyı bana, buranın temizlik işlerine bakan tombul yanaklı Zehra Abla açmıştı. Elinde kuru bezle ağzı açık bana baktı ilk bir kaç dakika.

“Hoş geldiniz. Buyru… Amaaan! Bu ne hal? Gelin gelin hemen içeri. Durun size içerden kuru bez getireyim.

İş görüşmesine böyle talihsiz bir havada incecik kıyafetlerle gelmenin kaygısı bir yana bir de karşılaştığım o içten selamlama…

Üzerimdeki ıslaklığı alması için bana verdiği kuru bezleri en ideal şekilde kullandım. Bundan sonra başıma geleceklerden habersizdim. Birkaç adım yürüdükten sonra Satın Alma Departmanı’ndan buranın enerji depolayıcısı Ebru’yla karşılaştım. Karşısında beni görünce kahkahalar atıp dalga geçer gibi bakmaz mı? İçimden, “Burası bana göre değil, zaten üstüm başım da rezillik içinde. En iyisi hiç gitmeyeyim patronun yanına …” dememe kalmadan, Ebru o ofisi inleten tenor tondaki kahkahasına son verdi. “Affedersin tatlım, vallahi yanlış anladın beni sen. Bir müşteri mail atmıştı ona güldüm.Hesap numarası yerine kendi şahsi cep numaramı göndersem olur mu?demiş. Manyak bunlar, vallahi bayılıyorum. Ayyy! Kusura bakma, sen yenisin galiba. İş görüşmesine geldin herhalde… Müdür toplantıdaydı bir müşterisiyle, şimdi çıkar. Yalnız yağmurdan da güzel nasiplenmişsin… Neyse baby ben üst kata çıkıyorum acil. Tanışırız bir ara artık…’’

Zehra Abla da eliyle ağzını kapatarak kıs kıs güldü arkasından. “Siz ona bakmayın. Biraz kaçıktır. Çok iyi kızdır. Tanısanız daha çok seversiniz…

Ahh be Ebru seni de çok özleyeceğim deli kız.

Ardından beni koridorun sonunda bekleme odasına götürdü. Bir bardak çay getirdi. Aradan üç dakika geçmeden sol çaprazda kalan müdürümüzün odasından iki kişi çıktı; biri kadın, biri erkek… Tebessüm ederek kapıyı kapattılar. Zehra Abla içeriye girip birkaç saniye durduktan sonra patronun beni çağırdığını söyledi.

Kalbim saniyede %500 feet’le çarpıyorken adımlarımı yavaşça patronun odasına doğru çevirdim. Beş – on adım ötemde beni ne beklediğinden habersiz yürüdüm. Aşağıya doğru bükülmeyi bekleyen kapı kolunu tuttum ve beklediği hareketi gerçekleştirdim. Tuttuğum gibi ileriye doğru gittim. Ama sanki o anda bir kuvvette beni dışarı doğru itiyordu. Sebebini bilmiyordum. Karşımda onu görünce içimde volkanlar patladı, dilim kurudu; küresel kuraklık yaşadı bir süre. Kalbim yerinden çıkacak gibi oldu 8.9 şiddetinde deprem yaşandı. Başımdan aşağı kaynar sular boşaldı resmen, şok yaşamıştım. Vücudumdaki tüm bu doğal afetlere rağmen ağzımdan “Merhaba” kelimesi çıkmıştı neyse ki…

Şaşkınlığımı fark edince koltuğa buyur etti beni. Oturdum. Gülümsedim ona hafifçe. İş görüşmesine geldiğimi tamamen unutmuştum artık. Ta ki bana “Merhaba Ben Erdem Çakmak. Bu firmanın satıştan kaynaklı genel sorumlusuyum ve aynı zamanda satış departmanında Koordinatörlük yapıyorum” diyene kadar. Hemen şöyle bir silkelenip kendime gelmiştim. Özgeçmiş bilgilerimi hızlıca süzdü. Eski çalıştığım firmadan neden ayrıldığım ve bu şirketi neden tercih ettiğim gibi klişe sorular sordu. Ben hala odağımdan çıkaramıyordum onu. Sanırım ben aşık olmuştum…

İyi halt yedin be Burcu! Ne derdin vardı da tutuldun kaldın şu adamda. Ah… Ahh.. Daha ilk bakışta göz kırpmasından anlamalıydın ne kart zampara olduğunu. Hem kör hem de aşık olmak bu olsa gerekti.

İşe alındığımı söyler söylemez son bulan işsizliğimin bitmesine sevinmekten ziyade onunla aynı ortamda çalışma gerçeği beni havalara uçurdu. Kelebekler gibiydim. Hiç ölmeyecekti içimdeki bu garip duygular… Yanılmıştım!

Aradan geçen zamanda birlikte çok güzel vakit geçirdik. Artık dışarda da görüşüyor, buluşuyorduk. Keyfime diyecek yoktu. Her haftasonu İstanbul’a geçer birlikte Moda Sahili’nde yürürdük. Hem de el ele… Evet, dedim artık biz bir sevgili ve daha fazlasıyız…

Yanılmıştım! Birlikteliğimiz diye adlandırdığımız yedinci ayda beni Cihangir’de özel bir restorana  götürdü. Elimi tuttu ve ondan ilelebet nefret edeceğim o cümleleri kurdu: “Bak Burcu sen çok güzel ve özel bir kadınsın. Seni hiçbir zaman üzmek istemem. Ama bazı gerçekler var ki bu hayatta daha fazla gizli kalmamalı. Ben… Ben.. Ayrılmak istiyorum.

Meğer bu kart zampara şirkette gözüne kestirdiği tüm genç ve bekar kadınlara aynı taktiği uygularmış. Er – geç öğrendim bunu da. Benimle beraber daha ne çok kadınların duygularıyla oynamış. Oyuncak misali bıraktım kendimi ya ellerine bana ohh olsun. Ama benim adım da Burcuysa ona haddini er geç bildiririm.

Şimdi veda zamanı. Hoşça kal anılarım. Yağmurdan kaçarken doluya tutulsam da çokça bahar yaşadım ben burada… Hoşça kal … Hoşça kalın…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir