Zor geliyor bana iç sesimin evhamlı lafları.

Öyle beylik laflar sallar, sessizliği küpe yapar kulağıma. Haber vermez yüreğimin büyük vurgunundan, bahsetmez hüznüme dem vurmadan kimseye. Görürse de aptallığım saklar köşe bucak benden. Çok görür bana ben‘i… Çok görür bana affedilmeyi.

En çok da gece gelir kulak ucuma sesi. Kimse yok etrafta. Bir ben bir o konuşur, laflaşırız. Öyle şaşalı değil sohbetlerimiz. Böbürlenmez kimse. Kendimizi kanıtlamayız birbirimize. Ben onu bilirim o beni.

Yatağın ucuna geçmişiz. Elimizde birer bardak çay, pencerenin muazzam orkestrası (rüzgar) ve sahnenin ihtişamlı ışığı (Ay)… Dert ortağı değiliz. Hele dost hiç değil. Biz iki yabancıyız. Tanımayız birbirimizi akraba gibi. Öyle geçerken cümlelerden uğramışız birbirimize, iki lafın belini düzeltiyoruz kendimizce. Becerir miyiz? bilmiyorum ama lakırdar dururuz bir gece boyu.

Annem bana hep “yabancılarla konuşma” derdi. Oysa ben hep onlarla muhattap oldum. Zaten hiç anlamamıştım o cümleyi. Tanıdığımı biliyordum zaten, marifet tanımadığımdı. O da bu gece oldu. Ben kendime de yabancıydım, iç sesime de. Meğer hiç tanımamışım yabancılığımı hiç rastlamamışım aynalardan ben‘e. Ben hiç cesaret edememişim kendime, hem de hiç…