1.

bu sabah sokağı kesen

ve bir ucundan denize bağlayan merdivenlerin başına geldi

kanatları mor ve kırık bir kelebek.

Leyla da evinden çıkıyordu o vakitler

gördüm elbisesinin topuklarına değen kızıllığını.

kelebek merdivenlerden aşağı doğru dağıldı

ben dağıldım

 

oysa hiç sevmem dağınıklığı!

 

yırtık poşetler içinde

kadın cesetlerini didikliyor kargalar belki de,

yaşadığımız bu kentin

nüfus sayımı yapılamayan yerlerinde.

Leyla bundan habersiz

Kelebek de öyle

 

habersiz kalmayı da sevmem

sevmem ölü kadınları!

 

şarabından içmek Hayyam’ın,

üç kez üst üste sarmış kaseti

ısrarla salıvermek on yıllık teybin içine,

pencereye saçlarımın kısa ve üşümüş yerini dayamak,

Leyla’yı seyretmek

kızıl topuklarından hafif oynaşmış saçlarına dek.

kelebeği unutmak düştüğü yerde

yere düşmek

düşlemek yerden yere vurulmuş bir eski aşkı

 

eski aşklar sevilir mi bilmem!

 

 

2.

üstümü örtmüş ben uyurken annem

ne zaman ateşlensem

alnıma koyduğu

sirkeli suya batırılmış havluyu çıkarmış yine

çeyizlik sandığından

ocağın üstünde belli ki ıhlamur kaynıyor

belli ki daha çok ateşlenmişim uykumun arasında

çekip pencereden saçlarımı

bırakmışım kendimi bir rüyaya

 

tepeden tırnağa bir rüya kalmış

pencerenin ekim çıkmazı labirentinde.

 

3.

sonra pencerenin akisli tarafından Leyla göründü yine

kızıl topukları ve oynak saçları ile.

kelebeği sordum ona

<kelebek> dedi

<kelebek aşağı düştü merdivenlerden

mor kanatlarından birini sana getirdim>

aşağı indim merdivenlerden

merdiven uzadı gittikçe

gittikçe ağırlaştı pencerenin hacmi

kelebeğin düştüğü yere uzandı ellerim

aldım yerden mor kanadının diğerini

ve döndüm yüzümü merdivenin başına.

Leyla yoktu orada

zaten hiç olmazdı rüyanın en güzel yerinde.

 

4.

Hayyam’ın şarabı buldu dibini işte

bir gece daha

sarhoşlukla attı imzasını başlıksız bir dilekçeye

avucumun içinde tek kanadı ile kalakaldım kelebeğin

Leyla yürüdü

sırtlanıp Boğaziçi’ni için için yürüdü sokak boyu

merdivenlere yağmur yağmaya başladı ardından

avucumda mor bir gözyaşına dönüştü kelebeğin kanadı

 

tepeden tırnağa bir rüya

bir rüya tepeden tırnağa

yağdı

ağladı

 

annemi duyamadım

sirkenin kokusu buram buram daha da ağırlaştırdı

hacmini pencerenin

 

 

5.

haylanmaz bir sokak artık burası

bu merdivenler

ve merdivenlerin ulaştığı deniz haylanmaz

kalırım sadece tepeden tırnağa rüya dolu bir gecenin

karanlık ve de ücra bir köşesinde

Leylasız

 

Leyla duysaydı sesimi

Kelebek öpseydi nefesimi

Dinerdi belki rüya

Tepeden tırnağa sıyrılırdım geceden

Sabaha akardım öylece

Sabırlı ve yarasız

 

6.

Aramızda yollar var Leyla. Aramızda üst üste bindirilmiş yıllar var. Susuyor o yüzden şimdi en bilindik şarkılar. Kalemlerin ezbere bildiği bütün kafiyeler almış başını gidiyor bir kentin ufukta batan güneşi ile.

 

Güneş döner mi bir daha?

Ya şiirler?

Ya kelebek?

Ya sen?

Sen döner misin geriye Leyla?

 

Sana bir rüyanın, tepeden tırnağa yağmura batmış rutubetinden yazıyorum bu satırları. Hiçbir kafiyeyi takmadım peşime. Bütün kelebekleri bir şarap şişesinin içine sakladım, öyle yazıyorum. Kim nereye döner bilmem Leyla, bilemem! Ama ben yazıyorum. Tepeden tırnağa bir rüyanın kaptan köşkünden seyreder gibi, kentin en ücra sokaklarını, bu kentin gizliliklerini anlatıyorum sana.

 

Az önce bir çocuk vuruldu

Bir kadın

intihar etti,

son derece afili bir evin penceresinden atlayarak.

Ve ben gizlilikleri ikrar eder gibi sana yazıyorum.

 

Oysa şimdi bütün ezberlerini,

itiraflarını unutsa şu kalem.

Ve sen dönmeden, ben ölsem..!