Saçlarını savurduğunda, kendimi başak tarlasında zannederdim. Kokusu buram buram kalırdı burnumun direğinde. Göğsümde ağrı olurdu sokakta her karşılaşmamızda. Adını, sokağa taşınmamın neredeyse ikinci yılında tesadüfen öğrenmişti. Adıyla münhasır bir duruşu vardı, melek gibiydi gerçekten. Sokağın kedilerini sevmesinden, her yaşlıyla ilgilenmesinden, durakta beklerken herkesle selamlaşmasından, bakışlarındaki yumuşaklıktan belliydi melek gibi bir yüreği olduğu.

Her sabah evden çıkarken, onunla karşılaşabilmek için adımlarımı zamana ayarlardım. O sabahta yine aheste aheste yürüyordum, bir gün patronla geç kalmalarım yüzünden takışacaktık ya, neyse. Köşeden döndüğünde içim titredi yine, sırtımdan soğuk ter döküldü. Ama bu sefer kararlıydım, konuşacaktım. Nihayet dilim çözüldü:

 

-Günaydın Melek hanım. Nasılsınız? İşe mi gidiyorsunuz?

Bu saatte nereye gidebilirdi ki? Ne saçma sapan adamdım ben.

-Günaydın Burhan bey. İşe gidiyorum tabi, iş beni de bekliyor.

Konuşmasını bitiren gülümsemesinde, yüzüne yayılan rengarenk hoşluk içimi nasıl ılıttı anlatamam.

-Bu sabah aynı otobüse bineceğiz sizinle. Belediye’de işim var. Sohbet ederiz hem.

-Tabi. Konuşmayı severim.

Yine gülümsedi. Ben de tabi.

Otobüsün geldiğini gördüğümde içimden yan yana iki koltuğun boş olması için dua ediyordum. Oldum olası hoşuma gitmiş sesle kapısı açıldığında, her zaman nemrut suratlı diye düşündüğüm şoför bile gözüme çok sempatik gelmişti.

Otobüse bindik Melekle. Yan yana oturduk. Dualarımın kabul olmasına çok seviniyordum. Hemen sohbete başlamalıydım. Söyleyecek ne çok şeyim vardı.

-Dün gece epey geç yattım. Maç vardı televizyonda. Ona dalmışım.

-Maç mı? O kadar geç geldim ki eve işten, nasıl yattığımı hatırlamıyorum bile. Baksanıza makyajımı bile temizleyemedim.

Hiçte değil, çok güzelsin, dememek için zor tuttum kendimi.

-Bugün çok iş var şirkette. Patronda sinirli bu aralar, büyük bir ihale varda.

-Patron milleti hep böyle Burhan bey.

Gözlerini dışarı çevirdi.

Birkaç durak sonra otobüse binen bir kadının bileti yokmuş. İçeri seslendi, bilet sordu. Melek hemen cüzdanını çıkardı çantasından. Bilet çıkarırken yere düşen fotoğrafa takıldım. Almak için eğildiğimde, bir melekten çıkamayacak kadar keskin bir komutla durdum.

-Bırakın! Ben alırım.

Herhalde altmış yaşlarında bir erkek fotoğrafıydı, emindim. Sormak istiyordum, soramadım.

Artık ayrılma zamanımız gelmişti, belediyeye gelmiştik. Vedalaştık ve indim otobüsten.

Bütün gün aklımda sabahki yolculuğumuz vardı. Melek hep aklımdaydı. Bu sabaha kadar onun için düşündüklerime şimdi bir şey daha eklenmiştim. Tam adını koyamıyordum bunun ama, sanırım gizemli biriydi.

Akşam evin yolunu tuttuğumda içimde garip bir his vardı. Karımdan ayrıldığım zaman da böyleydi içimdeki titremenin şiddeti ve tadı. Bilmediğim, bilmekten korktuğum ve bildiğimde kaçtığım bir şey. Ama ne?

Eve girer girmez ilk işim ılık bir duş almak oldu. Kendime gelirdim herhalde. Duştan çıkınca kanepeye uzandım. Pencereden içeriye, akşamın yorgunluğuyla evine dönerken komşularıyla, esnafla selamlaşanların sesleri doluyordu. İlk defa martılar sessizdi bu akşam. Oysa hep uçarlardı binaların arasında. Alçaktan uçmayı, denizden uzak kalmayı iyiden iyiye öğrenmişlerdi. Ah şu küresel ısınma ve doğaya olan düşmanlığımız!

Her zamanki muhalif düşüncelerime dalacakken telefonumun sesi ile yerimden doğruldum. Kayıtsız bir numaraydı:

-Burhan bey merhaba, Melek ben!

Derince yutkundum. Ağzımdan kelimelerin nasıl çıktığını, nasıl nefes aldığımı hatırlamıyorum.

-Merhaba. Buyurun. Telefon numaram…

-Terzi Zeki amcaya bırakmışsınız geçenlerde telefonunuzu, sizi bir iş için arasın diye. Ondan aldım. Burhan bey ben…

Suskundu ama içinde milyonlarca kelime olduğunu hissediyordum.

-Ben eski yani şey, bir kez evlendim zaten. Eski eşime bakıyorum, bakıyordum yani. Yatalaktı. Ben…Şey Burhan bey. Eşim bugün öldü. Ben artık yalnızım, yani yanlış anlamayın, ben bu sabah size söyleyecektim aslında…

-Melek hanım neler oluyor? Duymadı bile beni ve devam etti.

Ben ona bakmaya mecburdum, çünkü o bana hep iyi davrandı. Çocuktum daha onunla evlendiğimde. Bana yıllarca elini bile sürmedi. Ama ben de ona borcumu ödemiş oldum değil mi? Yani dokuz yıldır bakıyordum ona. Bugün sadece ilaç verdim ona. Sonra fenalaştı. Ben…Ben de..Ben de gitmeliyim yanına. Sırrımız var bizim Burhan bey. Size söyleyebilirim ama..Ben…

-Melek hanım iyi misiniz? Neredesiniz? Geleyim yanınıza. Melek hanım…Melek!

Ses kesildi. Hiçbir şey duyulmuyordu. Sadece telefonun yere düşerken çıkardığı sesi duydum. Birkaç dakikalık şaşkınlıktan sonra polisi aramak aklıma geldi. Sonrasındaki saatler kabus gibiydi. Her şey beş altı saatte olmuştu. Meleğin olduğu yeri bulmaları, ifade almalar, yazışmalar, duyduklarım…Yıllardır aranan bir ajan! Melek, benim Meleğim bir ajan ha?! Gün ışırken gözlerim kanlanmıştı, yorgundum  ve artık gitmek istiyordum evime. Polisler biraz daha kalmam gerektiğini söylüyorlardır. Neden kalacaktım ki? Ben bir şey yapmamıştım. Sadece, sadece uzaktan uzağa sevmiştim Meleği. Belki de hiçbir kadını sevmemeliydim. Uzaktan uzağa bile olsa…

-“İşte benim hikayem böyle devam etti evlat. Şimdi artık seksen yaşına gelmiş bir adamım. Ben sana anlatacağım, sen de yazacaksın, anlaştık mı? Kitabın ismini de ‘Uzaktan Uzağa’ koy e mi? Olur mu evlat?”

-Tamam Burhan amca. Annem için, senin için yazacağım ve inan herkes hikayeni okuyacak senin. Uzaktan uzağa, seni de, Melek annemi de tanıyacaklar. Söz!

 

Bunlar ilginizi çekebilir

— > Yürekli Adam

—> Savaş Çok Kötü Bir Şey Mümtaz

—> Yolculuk