Üsküdar’da Tramvay Aşkları

Dokuz on yaşlarımızdaydık. Ben ve üç kuzenim, her hafta sonu büyük bir heyecanla uyanır ve o gün anneannemin anlatacağı hikâyeleri dinlemek için sabırsızlanırdık. Siyah ve boğazının hemen üstünde bol bırakarak bağladığı eşarbının gül kokusunu içimize çekerek ve artık biraz daha siyahla karışmış yeşil gözlerine bakarak onu dinlemek, çocukluğumun en unutulmaz anılarıyla dolu oldu hep.

Sayısız hikâyeler anlattı bize, yaşadığı ve miras bırakmak istediği hikâyelerini. İçlerinden biri var ki, beni her zaman çok etkilemiştir. Nasıl başlamıştı anneannem anlatmaya? Hıh, hatırladım…

***

1960 senesiydi çocuklar. Büyük teyzeniz o zamanlar Çamlıca’nın hemen yanı başında oturuyordu. Alt katını Urfalı bir çocuğa vermişti kiraya. Çocuk memleketinden okumak için gelmişti İstanbul’a. Okumuş etmiş, temiz yüzlü, terbiyeli bir çocuktu. Geldiği yerlerin edebinden hiç kopmamıştı talebeyken de, sonrasında da. Mektebini bitirir bitirmez bir öğretmeni onu çok iyi bir şirkete yerleştirmişti. Karaköy’de, elektrik malzemeleri mi ne alıp satıyormuş çalışmaya başladığı yer… Oranın hesabını, kitabını tutacakmış. Maaşı da iyiymiş. İşyerinden bir arkadaşı teyzenlerin komşusuydu, çocuğa evi de o bulmuş aslında. Neyse, çocuğa herkes, hepimiz ufak tefek eşyalar da vererek iyice yerleşmesini sağladık. Hem teyzenize de yoldaş olacaktı bu delikanlı. Adını sormayın ama sakın, hepimiz mıh gibi saklıyoruz ismi içimizde. Çok gizli, çok…

Bunu söylerken, biraz muzipçe, biraz da hüzünle gözlerimize bakıp, işaret parmağını büzüşmüş dudaklarına götürmüştü anneannem. Merak etmiştim bu gizliliği o zaman. Neden adını saklıyorlardı ki bizden? Bu merak duygusunun içimde çoğalttığı sessizlik, anneannemin sesi ile bozuldu:

O vakitler, Kısıklı-Üsküdar arasında tramvaylar vardı. Çıngır çıngır sesi ile insanları taşırdı, bir aşağı, bir yukarı. Bu çocuk da işe gitmek için tramvaya biner, Üsküdar’dan  Karaköy’e geçerdi. Her akşam, zayıf bacaklarının yorgunluğu ile daha da omuzları çökmüş bir halde eve döner, kendi halinde, sessiz sakin bir hayat sürerdi. Böyle epey bir zaman geçti üstünden. Teyzeniz sıklıkla bahsederdi bu çocuktan, pek severdi kendisini. Biz de ona gittiğimiz zamanlarda kendisi ile tanışmış hatta birkaç kez bahçede sohbet etmiştik. Efendi çocuktu.

Bir zaman sonra arada sırada akşamları geç gelip, bazı geceler de uyumaz olmuş. Teyzeniz duyarmış gece uyandığını, ayak sesleri üst kata gelirmiş sabaha kadar. Birkaç kez sormuş çocuğa, hasta mı, derdi mi var! diye. Önceleri yok demiş ama sonunda kendi açılmış. Meğer bu çocuk, her sabah tramvaya yoldaki duraklardan birinde binen bir kıza kaptırmış gönlünü. Ama kız ona hiç yüz vermemiş. Bizimki de cesaret edip açılamıyormuş kıza. İyice sevdalıymış. Eh, teyzeniz de meraklı baş göz etmeye, çöpçatan ya, dur hele ben hallederim diyerek ertesi sabah çocuğa onunla tramvaya bineceğini söylemiş. Sabah olmuş. Çocuk yine tiril tiril kıyafeti ile takmış teyzenizi koluna binmişler tramvaya. Fıstıkağacı’na geldiklerinde, insanlar tramvaya binerken, teyzeniz birden heyecanlı, celalli sesle bağırmaz mı.  “Aaa! Kız Hasibe. Bak ben de buradayım!” Çocuk kıpkırmızı, Hasibe şaşkın, teyzeniz ne halt edeceğini bilemez durumda. Daha kardeşine seslenir seslenmez gözü çocuğa takılmış. O anda da anlamış tabi, sevdalandığı ve açılamadığı kızın kim olduğunu. Ama kimse kimseye bir şey belli etmemiş. O gün çocuk işine, Hasibe işine, teyzeniz de Üsküdar’daki komşularına gitmiş.

Uzatmayalım evlatlarım, gel zaman git zaman teyzeniz bu işi çözmeye karar vermiş. Zaten o üç beş ay içinde nasıl sakladığı da hayret edilecek bir şey ya… Almış Hasibe teyzenizi karşısına, demiş böyle, böyle, böyle… “Yok” demiş Hasibe. “Ben istemem o çocuğu.” İyice deşeleyince, dökülmüş. Çalıştığı yerde bir arkadaşı vardı Hasibe teyzenizin, hatırlar mısınız? Hani, işe beraber gider gelirlerdi. Müzeyyen’di adı. İşte o, çocuğa âşıkmış. Her sabah daha da çoğalırmış aşkı. Kimselere değil, sadece Hasibe’ye anlatarak içinde büyütürmüş aşkını. Hasibe, kendine yakıştıramamış, atamamış kalbini çocuğun kalbinin yanına. Bu iş böylece biraz çocukta, biraz Hasibe’de, biraz Müzeyyen’de, biraz da teyzenizde hikâyeleşmiş durmuş anlayacağınız.

Ben duyduğumda, aslında iş işten geçmişti. Başlarda duysaydım, belki hiç değilse ikisinin hayatı hayat gibi olurdu. Ne o çocuk dönerdi memleketine üç sene sonra köyünden bir kızla evlenirdi, ne Müzeyyen kaskatı bir yalnızlığa yakalanırdı, ne de teyzen; kendinin, arkadaşının ve adını gizlerimizde tuttuğumuz çocuğun bilinmezliğini, yol bulamazlığını düşünürken o çıngır çıngır sesli tramvayın altında kalmazdı bir sabah.

Anneannemin yeşil siyah gözleri dolmuştu o an. Minicik elleri ile yanı başındaki udu okşamış, peş peşe kaybettiklerini özlemiş haliyle yine de dimdik durmuştu yatağının kenarında. Ah anneannem, ne çok severdim o yatakta oturup, bizi etrafında topladığın zamanları.

Sakın pişman etmeyin kendinizi büyüdüğünüz de e mi? Sevdiğinizi söyleyin, sevildiğinizi hissediyorsanız, açacaksanız açın kalbinizi, eğer gizleyecekseniz adınızı, cisminizi kimseye yar etmeyin. E mi çocuklarım? Hadi bakalım, şimdi doğru içeriye. Anneleriniz çayı demlemişler bak, seslenip duruyorlar. Hem, kek de yapmışlar. Hadi bakalım!

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir