Türkiye’nin nükleer enerji hastalığı dinmiyor. Nükleer enerjinin olması gerektiğini savunanlar da, olmaması gerektiğini vurgulayanlar da var. Fakat tartışmaların hiçbiri bilimsel bir zeminde yapılmıyor. Ben bu nükleer tesisin varlığından öte, meselenin tartışılma ve uygulamaya konulma biçimiyle bir hastalık olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca borç alıp, maliyetinin beş katına görevsiz barajlar yapan, mevcut ihtiyacın çok ötesinde elektriği doğaya uyumlu biçimde üretme olanağı veren yamaç santralleri çözüm önerisini gündemine almayan, ithal ettiği enerjinin yalıtımsız binalar nedeniyle yüzde 70’ini sokağa atıp, sokağı ısıtan, bugüne kadar hem daha çok enerji üretmeyi konuşurken, tasarruflu ve verimli bir biçimde enerji kullanımını tartışmayan, yenilenebilir enerji kaynaklarına göstermelik yaklaşan bir ülkenin de nükleer fazına gelmesini doğru bulmuyorum.

Keza madem nükleer tesis hastalığına kapıldık, dünyadaki çevreye uyumlu yeni nesil tesisleri hiç masaya yatırmayıp, halen 20. yüzyıl teknolojisine sahip uranyum başlıklı tesisleri yeni diye satmak niye? Yine ayrıca madem bu proje çok namuslu ve savunulabilir, neden anlaşmaları hukuka itirazdan kaçırıp devletler arası anlaşma olarak hayata geçirme ihtiyacı beliriyor? Bu meseleleri tartışmadan herkes bir taraftarlık ölçüsünde nükleer enerji konuşuyor.

Benim itiraz noktalarımdan birini de tarım ve gıda arzı güvenliğini tehdit eden yanı.

Gelecekte gıdayı yönetenin dünyayı yöneteceği konuşulurken, hiçbir nükleer tesis tarıma rağmen, tarımı riske atılarak yapılamaz.

Ayrıca daha önce televizyon programımda fotoğraflı bir biçimde kanıtladığım bir durum var. Minicik bir tesis sayılan Küçükçekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’ndeki atıkları, açıkta ve bahçede konteynerde saklayan bir yaklaşımın ve bilimsellikten uzak bir zihniyetin de nükleer tesis güvenliğini sağlayacağına inanmıyorum.

Gelelim bu yazıyı neden yazma ihtiyacı duyduğuma… Enerji Bakanı Fatih Dönmez, Akkuyu başta olmak üzere tartışmaları halen dinmeyen nükleer tesis için üçüncü yerin adresini verdi. Buna gelmeden önce Akkuyu ile ilgili açıklamasını yaparken değindiği bir noktaya açıklık getirmek gerekiyor.

Bunları nükleer tesis olan değil, nükleer teknoloji olarak algılamamız gerekiyormuş. O zaman neden Rusya ile yapılan anlaşmada hiçbir teknoloji üretim sürecine dahil olamıyoruz? Neden birinci kademede Türkler istihdam edilemiyor? Bu anlaşmanın çerçevesini Bakan Dönmez’in tekrar okumasını öneririm. Özetle durum şu: Rusya kendi toprağında üreteceğini, benim toprağımı riske ederek burada üretecek ve bana satacak.

Gelelim Çin ile yapılması hedeflenen üçüncü nükleerin adresine…

Trakya… Yani sınırlarının yüzde 55’i tarımsal topraklardan, yüzde 24’ü ormanlık alandan ve yaklaşık yüzde 10’unu çayır ve meralardan oluşan bölgemiz… Tarım alanının yüzde 80’inden fazlasını buğday ve ayçiçeği oluşturuyor. Sahi bu günlerde ekmek fiyatlarını konuşuyorduk değil mi? Yeterli gelmemiş olacak ki, Trakya tarım arazilerini de riske atıyoruz.

Sadece 3 ile göz atalım. Edirne, Kırklareli ve Tekirdağ… Buğday, ayçiçeği ve pirinç konusunda göz ardı edilemeyecek oranlarda üretime sahipler. Bağcılık, kavun, karpuz, kiraz, sebze üretimi de hatırı sayılın noktadadır. Ayrıca bir çok üründe İstanbul başta olmak üzere Marmara’nın ihtiyacını karşılayan üretici niteliği taşımaktadır.

Zaten bu özelliklerinin hiç biri olmasa bile, Türkiye tarımının en verimli topraklarından birine sahiptir. Bir dönem fabrika istilası altındaydı, güç bela frene basıldı. Ama şimdi de nükleer tehdidi ile karşı karşıya… Fakat bunlar hiç gündemimizde yok. Türkiye ne zaman tarımdan bu kadar hoşlanmaz hale geldi?

Karşımızdaki riskin bile farkında değiliz. Oysa ne güzel söylemiş Dostoyevski: “Doğaya karşı işlenen bir suçun öcü, insan adaletinden daha zorlu olur.

cetinunsalan@yahoo.com

— > İz Bırakanlar / Franz Kafka

— > Kraliçe Victoria ile Hintli Uşak Abdulkerim

— > İhracatçıdan OVP Talebi