"Enter"a basıp içeriğe geçin

Toyuklu Yaşam Felsefesi

Hani şöyle hep bir hayal kurarsın ya!.. Ege’ye bir sahil kasabasına yerleşelim de, şu şehrin trafik derdinden, toplu taşıma araçlarında onun bunun koltuk altını koklamaktan kurtulalım, işlerimizi ivedi halledebilelim, bize de yaşamaya zaman kalsın, apartman hayatının kaçınılmaz neticesi olan, herkesin derdini bilmekten ve herkesin de senin derdine vakıf olmasından sıkılırsın. Hah işte!.. Bize de aynen öyle oldu. Duvarların kağıt inceliğinde olmasından sebep, en son üst komşu, sandalyeyi iteceği yerde, yemek masasını kendisine çektiğinde, karısıyla tutuştuğu kavgaya kulak misafiri oldum ben. Bardağı taşıran son damlaydı, nitekim şalterler attı. Artık ne ben kimsenin, ne de başkaları benim özel hayatıma tanık olmasını istemediğimin farkına vardım. Önce onlardan, sonra kendimden utandım.  Ruhum merdivenlerden uçarcasına inip, apartmanın dışına çıkıp, karşı kaldırımdan yaşadığım yere baktı. Bir kümesteki tavuklar gibi, hepimiz folluktaydık. Kutu, kutu, üst, üste koymuşlardı bizi. Yumurtayı da başkalarının kümesinde yapıyorduk. Başkaları yiyordu. Bir insana yakışacak olan ancak müstakil bir yaşamdı. Ve bu yadsınamayacak bir gerçekti.

Örnekler de vardı gazetelerde, televizyonlarda, semtimizde. Görüyor, duyuyor, okuyorduk. Millet şehirden köylere yerleşmiş, yarı taş, yarı ahşap evlere çöreklenip, köpekleri, tavukları, bostanları, gül gibi geçinip gidiyordu. Dert, tasa çok uzaktaydı. Adamlara bakmak bile huzur verirdi.

Dedik madem bir insan yapmış, her insan yapabilir. Kalktık evi barkı satıp savdık, kendimizi patrona bir güzel dövdürüp tazminatı kaptık. Bir diş eksik, kulakta tırtak izleri, koyulduk yola. Kafada sandalyeden kalma inceden bir şişkinlik ve envai çeşit rüya. Ver elini samanlık fantezileri. Taze süt, doğal peynir, ev yapımı yoğurt, zeytin, sıkma zeytinyağı, bahçede kendi yetiştirdiğin sebze meyve, tavuk ve neticesinden çıkan yumurtanın yanı sıra daha bir çok şey…

‘Orası mı, burası mı?’ derken suyu en tesirli yerde, ilk yudumdan sonra çakıldık kaldık. Bir arsa edinip üzerine evimizi kondurana kadar, şurada burada ikamet ettik. Ne ustalardan çektiğimi, ne inşaattan doğan üzüntülerimi anlatmıyorum. Aslında bunca güzel hayalin içerisinde ben de hatırlayıp moralimi bozmak istemiyorum.

Gel zaman, git zaman nihayet ev bitti de, içine girebildik. Tepeden tırnağa ne lazımsa düzdük. Şehirde bir depoya bıraktığımız eşyalarımızı, kamyon tutup getirttik. Hamallığını biz yaptık. O sevinçle hamaliye vermekten de geri kalmadık. Soluklandık ama, neden sonra acıktık. Lakin bekliyoruz, ne tereyağı getiren var, ne bal, ne organik meyve. Etrafımızda doğal olan tek şey açlığımızdı. Öyle bir servisin olmadığını görüp de, en yakın ekmeğin iki kilometre uzaktaki fırında satıldığını öğrenince, hafif bir burukluk yaşamadık da değil hani. Ama kırık dişin hatırına, kafaya da pek takmamanın akıllıca olduğunu düşündük. Her sabah yürümektense ekmek yapmayı öğrenmek daha meşakkatli olacaktı. Ya üç günde bir gidecek, enerjiden tasarruf edip, ilk günden sonra bayat ekmeğe talim edecektik, ya da ekmeği hayatımızdan çıkartacaktık. Ama köy ekmeği, şehirli insanlar için doğal yaşamın mottosudur, bayrağıdır, parolasıdır. Aklımızdaki doğal yaşam ve tıkınma ihtiyacı için gerekli yiyeceklerin her birinin ayrı bir hikayesi ve emeği varmış. E zaten o kadar uğraşacak olsak, ağzımıza koyamaz, evdeki vitrinde saklarız. Mamafih, iş işten geçmiş, ikamet çoktan muhtarlığa bildirilmiş, seçmen kartımız o sınırlar içerisinde çıkmakta. Mecbur yaptığımız işin sonuçlarına katlanacak, bir şekilde yaşamasını öğreneceğiz. Hal bu şekli alınca, kendi yeteneklerimden ziyade, başka canlıların yeteneklerine güvenmeyi akıllıca buldum. Peki ama hangi canlıyı nasıl sömürecektim? Süt için inek kendini sağmıyordu, vazgeçtim… Peyniri keçi kusmuyordu, zeytin ağaçtan toplandığında hem çok acıydı, hem de böyle bir bitkiden yağ çıkacakmış gibi bir emare gözüme çarpmadı. Tereyağını ağaçtan toplamak nafile bir hayaldi. Domatesi, önce tarlayı sürüp, sonra fideyi ekip, her gün de sulamak şarttı. Gübre ise en az bir senelik ve dinlenmiş olmalıydı. Kendi yiyeceğim kadar yetiştirecek olsam, su parası da eklenince, yetiştirmek, almaktan hem daha pahalı, hem daha zahmetli oluyordu. Velhasıl kelam işe pek ala tavuktan başlayabilirdim. Yapmam gereken tavuk almak, onlara bir yaşam alanı sağlamak, etrafa salıp börtü böcekle beslenmelerini seyretmek ve zamanı geldiğinde de altlarından yumurtalarını almaktı. Protein sorunum çözülmüş gibi görünüyordu. Karbonhidrat da bir şekilde sonradan hallolurdu nasılsa. Hem başlamak da bitirmenin yarısı değil miydi? Ayrıca bu yoklukta daha başlamadan işin yarısını bitirmek, büyük bir işti.

Müstakil bir yaşamda, bahçenizde olması gereken en elzem canlılar sırasıyla, önce bir köpek, daha sonra da sizi zararlı haşerattan ve yılandan koruması için, tavuk. Tabi bu iki canlının da birbirleriyle anlaşabilmesi çok önemli. Tavuğun boynu köpek dişine, köpeğin gözü de tavuk gagasına pek dirençli değil. Neticede hepsi can. Dengeler hassas. Sulh gücü olarak otoritemi kuvvetlendirmem ve barıştan yana kararlılığımı, bu canlılara hissettirmem şart. Dolayısıyla Birleşmiş Milletler Barış Gücü’nü örnek alıp, bir gün tavuğu taşladım, bir gün köpeği dövdüm. Sonuç mu? Şimdi herkes mutlu.

Ve lakin yine de aldığım ekolojik koruma önlemleri yeterli gelmemiş olacak ki, bir sabah bahçedeki bir taşın altında, kallavi bir engerek yılanıyla müşerref olunca, tüm doğal yaşama kriterleri rafa kaldırılıp, derhal medeniyetteki en güncel ve hızlı sistemler araştırılmaya başlanıyor. Şehirde doğup büyüdüğünüzde, daha önce bir yılanı, önünüzde patlamış mısır çanağını avuçlarken, ancak belgesel kanallarında izlemiş oluyorsunuz. Demem o ki böylesine diri ve gerçek bir duruma hazır değilsiniz. Dolayısıyla panik hali hastalık boyutuna varabiliyor. Tamam, belki Amazon Yağmur Ormanları’nda değiliz ve o denli etkili yılanlar yok, ama eksik olan tavukların, yılanın midesinde olduğu aklınıza gelince, bilgi ve pratiğin farklı olduğuna bir kez daha idrak ediyorsunuz. Alınan karar, organik yaşam hayalinin bir müddet askıya alınıp, civarın en sağlam şekilde ilaçlanması oluyor. Eşrafın referansıyla bir zehirleme uzmanı olan işletmeyi, telefona sarılıp arıyorsunuz. ‘Alo! Zehirci mi? Adres şu abi. Derhal gel zehirle ortamı. Tek bir canlı kalmasın.’

Adamlar özel arabalarla geliyorlar. Tulumlar firma logosuyla süslenmiş. Üzerindeki böcek işlemelerini görsen, karafatma koruma derneğinden sanırsın. Neyse, anlaşılan doğal yaşam hayalleriyle buralara kopup gelip de, sonradan panikleyen bir ben değilmişim demek. Yeşil yaşam meftunlarının tamamı, zehircilerin hedef kitlesi. Finansmanı organikçilerden sağlamaktalar. Sorsan hizmet o biçim. Tüm zehirler organik. Zorlasan çayını ikram edecek. Adamların tenleri yeşile çalmakta. Cehennemden az önce bir sigara molasına çıkmışlar gibi kükürt kokuyorlar.

Tabi dayanamayıp soruyoruz, ‘kardeş bu ne kadar iş görür, ne zamana kadar etkili olur?’ ‘En az altı ay güzel abim. İlaçladığımız yere girmeyi, bir sinek aklından bile geçirse, oracıkta can verir’ diye bir cevabı da anında alıyoruz. Akla elbette takılıyor. Hassasiyetlerimiz de var. Yani, ‘bu derece etkili bir ilacı kullanıyorsak, yılanı öldürmek için aslında en sağlamından kendimizi zehirlemiyor muyuz?’ diye. Ama adam söylemişti ve zehrin organik olduğuna can-ı gönülden inanmak isteği de pik yapmıştı. Bir zehir olduğunu unuttuk gitti. Ama o gece, iyiden iyiye enteresan rüyalar görüyorsunuz. Artık yılanın korkusuna mı, ilacın etkisine mi dayanır bilmem, ak sakallı dede elinde bir şişe şarapla, eşeğe tacizde bulunacakken, ‘Allah’ deyip kan ter içinde yataktan fırlıyorsunuz. Hafızanızda son kalan, ak sakallı dedenin yüzünüze bakarken haince sırıtışı. Bir bardak su içmeye mutfağa doğru tedirgince ilerlerken, bu etkilerin zamanla geçeceğinden emin olma gayretleriniz peydah oluyor. Ama altı ayda bir periyodik olarak zehirlenmek de amaçtan çok uzaklaştırmakta. Çözüm daha fazla tavuk olabilir mi yoksa?

Daha fazla tavuk için de, bakımı hakkında bilgi sahibi olmak önemli. Neticede sorumluluk. Ayrıca güvenlik de sağlayacaklar. Yaman ve güçlü tavuklar olmalılar. Beslenmeye de yardımları aşikar zira ne ile besler isen onları, sen de onu tüketeceksin. Üretimleri, boğazımızdan geçecek. Civarda da kullanılan yöntem genelde tavuk zaten. Kullanıcı sayısı sebebiyle güvenilir ve profillerimiz de benzeşmekte. Öyleyse araştırılmalı dedik ve kaynak toplamaya başladık. Soruyorum, danışıyorum, okuyorum. ‘Kümes nasıl yapılır, yem nasıl verilir, tavuk nereden bulunur ve tarzım itibariyle takılmışım yumurta mı tavuktan , tavuk mu yumurtadan?’ diye. Hayvanın şeceresinin T-Rex denen ilk çağ canlısı olduğuna kadar da inmişim ki, artık otur haşla yumurtayı, ya da buyur kesip de ye yiyebilirsen fazlasını. E, baktım kümes inşaası benim için çok teferruatlı ve dışarıdan profesyonel bir yardım almak da şart. Marangozluk bilmeden olacak iş değil. Ayrıca bilsen bile alet edevat lazım. Şayet, onca aleti edevatı alsan marangozhane kurar istihdam yaratırsın. Başka yöntemler düşündüm çok fazla incelik ve hassasiyet gerektirmeyen. Betonarme bir kümes yapmakta karar kıldım.

Efendim,  ne gerekiyor? Tuğla, kum, çimento, kireç, su… Bir önceki inşaat tecrübem karpuz çekirdeği çıkarmak, o da beyin cerrahı itinasıyla… Ama sonuçta kümeste tavuklar kalacak. Mutlulukları, motivasyonlarını kuvvetlendirebilirdi ama neticede kuş beyinlilerdi. Benden daha iyisini yapacak halleri yoktu. Beğenmezlerse buyursunlar kendileri yapsınlar diye düşündüm ve soluğu nalburda aldım. Köy yerinde ön dişine pırlanta kaktırtmış bir nalbur göreceğimi, hiç tasavvur etmemiştim. Telefonda konuştuğu adamın söylediğine öyle gülmüştü ki  azı dişlerinin altın oluşu da manzaraya tuz biber oldu. Ağız, bildiğin Buda tapınağı gibi olunca, selam vermek yerine tüm hınzırlığımla ‘Namaste’ deyiverdim. ‘Kim namazda?’ diye sordu. ‘Kimse.’ Deyip konuyu geçiştirdim. Dedim ‘bana tuğla, çimento, kireç ve kum.’ Adam sordu ‘tamam ama nakliye kime ait?’ ‘Haberim yok!’ dedim. Dedi ‘yani, nasıl ulaştıracağız evinize?’ Ben Buda’dan mucize bekliyorum, tapınak rahibi bana danışıyor. Dedim ‘abisi bir traktör, parasını versek getirmez mi?’ ‘Getirmez olur mu?’ dedi. Cevaplamaya gerek duymadım, getirmez olur mu olmaz mı?.. Akabinde ekledi, ‘şimdi bu traktör boş kalmasın. Nasıl olsa parasını veriyorsun nakliyenin. Yerin de var. Biraz malzemeyi fazla vereyim. Hem paleti bölmez isek tuğla falan da birim fiyat olarak ucuza gelir.’ iktisat okumuşuz ya, karlı yatırımı anında fark ettim. Dedim ‘öyleyse sen bir palet tuğla, bir kepçe kum, on torba çimento, on paket de kireç yükle gönder.’ Hani projenin maketini hazırlatsam, bunca malzemeyi görecek emekli öğretmene kooperatif evini topraktan çakacağım. Müteahhitlik zekası o biçim. Abinin borusu kendi tapınağında öter imiş. Elemanlarına şöyle bir bakıverdi ve ‘ol’ dedi. Elemanlarda bir panik bir koşuşturma. Hemen hazırladılar ve yüklediler römorku. Traktörü aldım ardıma, arabamın dikiz aynasından sürekli kontrol ede ede eve doğru eskort vaziyette gidiyoruz. Sanki adam kaçacak. Eve varınca, komşuların meraklı gözlerle izlediği bir ortamda, otoparkın göbeğine indirdik. Belki şikayet etmek için, belki de meraktan ne yapacağımı sordular. Her yanım çevreci ya… Maazallah, kaçak falan yapılaşmayalım. Sakın ola ki doğal dengeyi bozmayalım. Malzeme de kümes açıklaması için tuhaf miktarlarda olunca, dedim ‘bahçe duvarı öreceğim. Meraklar giderildi. Çay içen çay başı, içki içen şişe başı yaptı. Herkes memnun. Ama yine de arada bir kontrol de yok değil.

Hemen bir iş planı tarafımca yapıldı. Tarafıma sunulup, tarafımca onaylandı. Keyifli bir inşaat olsun diye de bir şişe votka ihmal edilmedi. Elde inşaat eldivenleri, votka için kurduğum bir inşaat iskelesi, bir de civardan bulduğum bir yardımcıyla, başladım duvar örmeye. Peygamber mesleğiydi. Duvar ustası, marangoz ve çoban  olanlar vardı!.. Malzeme otoparkta yer işgal etmesin diye bitirmek de lazım. Ayrıca arttırıp da kardan zarar etmeyelim. Ben tüm malzemeyi kullanarak bahçemin bir köşesine beş tavuk için, on beş metrekare ev yapmışım. Votkanın etkisi geçince, inşaat süresince ziyaretime gelen arkadaşlar götürüp gösterdi. Gözlerime inanamadım. İnşaat müsaadesi almadan yapmamız büyük hataymış lakin, bir gören olmadığı için şikayet de olmamış. Hem zaten memleketteki genel seçimler öncesiydi. Zamanında mühürlenmemiş bir inşaat, artık durdurulamazdı.

Öylesine büyük olmuştu ki, fotoğraflarını sosyal medyada paylaştığımda gören samimi şehir komşularım, kiralamak için teklifte bile bulundular. Ve fark ettim ki; beş tavuk için aristokrat bir yaşam olacak. Motivasyonları, çalışma azimleri düşecek. Tavuk olduklarını unutacaklar. İş amacından yine şaşacak. Kümes en az bir düzine tavuk barındırır. Derhal tavuk almaya gittim. Panikle kendimi attığım bir tavuk üreticisinde ‘onu da ver, bunu da ver, ay bu da benekliymiş’ derken on beş tavuk bir horoza bağladık durumu. Tavukları satan alış-verişten sonra, önceleri hobi ve sonrasında profesyonel iş anlamında kurduğu tesisini gezdirdi.  Adamın kuluçka makinesinden çıkarmadığı bir timsah. Geriye kalan yumurtalı ne canlı var ise, adam atıyor makineye. İlk çocuklarını da tüp bebek pahalı gelince , bu yöntemle yapmışlar hani yersen… Bir köy efsanesi tabi, ama potansiyel görmüş olmama rağmen, fazla inanmadım.

Tavukları aldım. Canlı başına hatırı sayılır bir ödeme de yapınca, içimdeki iktisatçı yine böğürdü. Yaşam kolay değil. Ekolojik yaşam sürmenin yolu ekonomiden de geçiyor. Her ikisinin baş harflerine dikkat ettim, aynı. Yaşamın finansmanı şart. Işığı görünce dayanamayıp sordum. ‘Abi bu kuluçka makinesi ne kadar?’ Acayip bir rakam söyledi.  Tarttım da, bir işe girip altı ay rapor alacak şekilde patrondan dayak yemem gerek.

Tesisten ayrıldığımda, beni oraya götüren arkadaşlarla sohbet ederken, dediler ‘biz sana buz dolabından bir kuluçka makinesi yaparız.’ Biraz meşakkatli köy yollarından dolaşıp örneklerini gösterdiler, ben de gördüm. Ama karar vermemiş olmama rağmen, ertesi gün kapı çalındı ve makine geldi. Bizde adettir gelen makine geri gönderilmez ya, bir köylü kurnazlığına kurban gittik, bir de çekinceli ve onlar adına mahcup tavrımıza. Derken aldık makineyi kucağımıza. Hayatımda sarıldığım ilk kuluçka makinemdi. E ama çalışıyor mu diye denemek de lazım. İktisatçı tekrar kafasını saklandığı yerden çıkartıp, boynuzuyla dürttü. ‘En az elli tavuk çıkarmalısın ki makineden, cihaz kendisini amorti etsin. Ben yetmiş yumurta koydum. Malum hesaplar ince. Şansa bırakacak halim yok. Yirmi bir gün başında nöbet bekledim. Pipoya başladım. Kahvaltımı elde ekmek arası pazardan aldığım domates zeytinle, makinenin başında yapıyorum. Her evreye şahit olacağım. Farkettim ki kuluçkaya yatmışım. Ancak sonunda meyvesini aldım teşebbüsümün.

Şimdilerde soruyorlar ‘bu kadar tavuğu ne yapacaksın?’ Keserim, asarım, biçerim diyorum da , hayvanlar capa canlı karşıma dikilip de, paytak, paytak etrafta koşturmaya başlayınca elim varmıyor cana kıymaya. Aslında bu sert şartlarda biraz da kıyıcı olmak gerekli. Tavuk bile kesemeyen adamın ne işi var bu ortamda. Aslında tabiat hep kavgayla dolu. Şöyle yakından bir avuç toprağı elime alıp inceledim, sürekli, büyük ve ölümüne bir savaş var aslında. Neyse, derken onca civciv yetmezmiş gibi, bir de ardından satın aldığım tavuklar da doğal olarak kuluçkaya yatmazlar mı? Şimdi bahçede tavuğa basmamak için ağaçtan ağaca sarmaşık salınımı tekniği kullanıyorum. Çocukluğumuz o tekniği uygulayabileceğimiz bir anın hayaliyle geçti ne de olsa. Jane’e o aralar aklımız ermiyordu tabi. Çimler tavuk gübresinden asfalt oldu. Formula arabalarını getir, pist ideal. Bahçede onca emek verdiğim, ne yemiş kaldı ne yaprak, ne çiçek didiklenmedik. Neticede canlı ve fazladan sorumluluk. Bostana dalmasınlar diye, önceden depolayıp da, balkondan fırlattığım taşlar, bahçenin karşı duvarında bir kamyonluk hafriyat oldu. İki yumurta yiyeceğim diye, yok suyuna damla, yok tavuk hastalıkları, yok parazitlerle mücadele derken bir de tavuk biti diye bir bela çıktı başıma. Böcekten kurtulacağız ya hesapta. Bu tavuklar da bir kendi bitlerini yemiyorlar. Bu canlıyı yapan, bana da böyle bir detay sunmuş. Ama hiç duymuşluğum yok, ‘tavuğu seven bitine katlanır’ diye.

Koştum, vardım İlçe Tarım Müdürlüğü’ne. İl müftüsüyle çay içiyorlar. Protokol o biçim. Çay bardağı ve tabak arasındaki dantelli kağıtlardan anladım. Durumu izah edip sordum; ‘müdürüm bununla nasıl mücadele yapacağız?’ ‘Örnek getir’ dedi. Bir de çeşitleri varmış. Cebime girenlerden biraz çıkardım verdim. Dedi ‘abisi derhal şu ilacı , şu kadar gün uygula , kireci de al, şöyle böyle yap. Ardından da, İl Müftüsü’nün dualarına nail olup, üç o duadan, bir bu duadan okuyup, odayı terk ettim.

Soluğu aldığım veterinerden ilaçları kapıp, söylenilen yöntemleri uyguladım. Bir müddet sonra zararlılardan kurtulduk. Günde kırk kadar yumurta olduğu için, önceleri tüketeyim ki ziyan olmasın dedim. Protein fazlalığından yüzümde damar çatlamaları başlayınca, buna bir ara vermenin sağlıklı olacağı kararına vardım. Harç yaparken kullanırlar mı acaba diye, organik yaşama adaptasyon için yeni gelmiş komşumun inşaatına daldım. Yapacakları harca kattıklarında iyi sonuçlar alabileceklerine dair bilimsel açıklamalarda bulunup, makaleler sundum. Mimar Sinan’dan , Süleymaniye Camii’nden örnekler verdim de, yine de akıllarına yatmadı. Ayrıca bir canlının ceninine bu şekilde davranmanın çok ayıp olduğuna dair bir de fetva yedim. Şimdi günlük kırk yumurta kapasitesiyle çalışan, yüz küsür tavuğum oldu. Sanırım yılan üretimine geçip evin demografik yapısını eski haline döndürmem gerekecek. Zaten kuluçka makinesi de hazır. İş yılan yumurtasına bakar.

Bölüm 2- Tavuklara Veda Hutbesi

Sevgili T-Rexler;

Sizleri ilk edindiğim gün daha dün gibi aklımda.  Hele ‘ah şu da benekliymiş’ dediğim… Tamam, hakkınızda biraz kişisel fayda odaklı hayaller kurmuş olduğum doğrudur. Ama konforunuzu da ihmal etmemeye son derece özen gösterdiğim göz ardı edilemeyecek bir gerçektir. Somuttur. Sabittir. Yani içerisinde bulunduğumuz şu vahim günlerde, memleket fertleri olarak düşünce tarzımız, ”çalıyor ama çalışıyor” şeklinde olduğuna göre, bu kanıksanmış durum nazarında, iki ya da üç yumurtanızı çalmışsak karşılığını da kat be kat vermeye gayret ettik.

Siz de biraz insan gibi varın sığ düşünün tavuk kardeşlerim. Hem mutluluk belki de burasındadır işin. Sosyal şartlarınız, biz insanların çoğundan iyi bile sayılır. Memleketin madencilerini hayal edin su serpecekse acılarınıza. İşçinin, emekçinin halini düşünün. Bitlendiğinizde size verdiğim sağlık hizmetini alamadı okullarında dağıtılan sütten zehirlenen yavrucaklar. Hızımı alamayıp bir rezidans olarak inşa ettiğim kümesiniz, önünüzde yeminiz ardınızda vitamininiz. Kaçmasanız masaj bile yapacakti ağabeyiniz. Arada suyunuza bir şeyler damlattık kabul. Korkup kaçışmanızı anlıyorum. Ama neticede Türk Filmleri’nin kötü niyetli adamlarının muhteviyatı değildi ya damlattıklarımız. İyiliğiniz, mutluluğumuz içindi. Bakın kendinize şöyle bir. Biliyorum boynunuz üç yüz altmış derece dönebiliyor. Erinmeyin! Hiç biriniz hasta oldunuz mu? Kışın aranızdan yakalayabildiklerime atkı takmışlığım var. Bana yaranmak için size kazak örmeye çalışan hatun kişiler oldu. Çok davetten, yeminizi ve suyunuzu kontrol etmek için ayrılmışlığım var. Horoz Ajdar arya söylüyor sayemde.

Anayasal hakkımız olan seyahat özgürlüğümüzü, kendi memleketimizde, bir yerden bir yere gitmek için bizler kullanamazken, size şuraya buraya girmeyin, yapmayın, etmeyin diyen oldu mu? Arada salladığımız taşlar, bırakın öldürmeyi, yaralamak amaçlı bile değildi. Maksat sadece ürkütmek olsun. Ha bu demek değildir ki psikolojik bir saldırı. Burada dikkat çekilen husus, sadece bostanın da yaşama hakkı. Hem ne insandan başkanlar var mevkidaşlarının toplantısında kapıdan içeri sokulmuyorlar. Siz şükredin halinize. Zira tavuğumuza da ‘kışt’ dedirtmedik. Bizim evimizin tavuklarıydınız, sizi ezecek arabanın, size saldıracak köpeğin bizimle ciddi imtihanı vardı. Ha bir de ev arkadaşınız güzel kurt Zeyna sayesinde, sizi koruyan bir düşman duygusunu tattırdık. İtibarınız da kıyaktı hani. Envai çeşit duygular tattınız, sabahın köründe avaz avaz bağırdınız, hiçbir insana gösterilmeyen musamahaya layık görüldünüz. Sizinle aynı saatte bir insan evladı bahçemde bağırsa vay haline. Bizler bugün medeniyetin kucağında el ele dolaşamazken, bahçede, evin göbeğinde umarsızca ve şehvetle çiftleştiniz de en çok iki saniye gözümüz takıldı. Hiç ayırdık mı? Elde değnek kovaladık mı? Su sıktık mı? Hakkınızda yasal işleme başvurduk mu? Bin bir emek ve tonlarca su harcadığımız üzümlerden biz yemedik, yedirdik.  

Neyse!.. Tamam iki arkadaşınız sizlere ömür. Ama tabiatın düzenine de ne kadar teşekküllü girişsek, mani olamıyoruz. Bizimkisi alın , sizinkisi ibik yazısı. Ha, gideceğiniz yerde tavukluğa bir fıtrat biçildiyse bilemem. Artık sizlere bakmakla mükellef olanın tasarrufu olacaktır akibetiniz . Lakin o kuluçka makinesinden hiç çıkmamış da olabilirdiniz. Mürdüm eriklerini gagalamamış, hiç bostan yağmalamamış, hiç güve didiklememiş… En son , karpuz kabuğu ve roka savaşı yapıyordunuz ya, el insaf. Bundan sonrasında yaşadığınız her gün , bundan öncesinde de olduğu gibi kardır. Sizleri sattığım için vicdanımı da rahatlatmaya çalışmıyorum. Şayet bu söylediklerimden birisi vuku bulmamış ise gelin yüzüme karşı ‘gıdak’ deyin. Diyemezsiniz!..

Harika bir yaz geçirdiniz. Neticede Marmaris’te idiniz. Denize girmediyseniz şayet sizin sorununuz. Yasak etmedik. Uçup barlar sokağına konmadıysanız elimden ne gelir. Kanatlarınızı mı bağladık? Jip safari için de şartlarınız uygun değildi malum, ama yine de iyi güneşlendiniz. Kesmedik, kesemedik, kestirmedik. Vicdanımız elde, suyunuza çorba içemedik. Etlerinizi didikleyip, pilava katamadık. Ama bir kafamıza etmediğiniz kaldı.  O da uçamayan bir kuş olduğunuzdan. Tersinize basmamak için balet olduk,  parmak üstünde gezdik. En son sarmaşıktan sarmaşığa atlıyorduk, maymun ettiniz. Bir başak burcu olarak bu sabrımı da göz önünde bulundurmanızı istirham ediyorum. Biraz anlayışı herkes hak eder.

Evet açıklıyorum. Hepinizi bir kalemde sattım. Alan kişinin de burcunu hiç sormadım. Niyeti, merakımı kabarttıysa da, bilmemenin beni daha mutlu edeceği içime doğdu. Her ne şekilde bir yaşam, ya da yaşam sonu sürecine girecek olsanız da, cana can katacağınız aşikar. Kümesinizi kiraya versem yeridir ama kalan vitaminlerinizi ben içmeyeceğim. Sizi bu denli acıktırıyorsa beni kim bilir ne hale getirir? Bir vücut geliştirme merkeziyle temastayım belki işlerine yarar.

Olur ya, fırsatını bulursanız, bayramlarda gelip kuluçka makinenizi ziyaret edebilirsiniz. Neticede cennet kuluçka makinalarının rezistansları altındadır. Ardınızda da hatırı sayılır izler bıraktınız. Yokluğunuzda dahi bahçede didiklenmiş her domatesi, salatalığı ve bağı kopmuş her karpuzu, kavunu gördüğümde sizi her an anacağıma emin olabilirsiniz. Ayrıca pisliğinize basmadan bahçede gezmek ne mümkün? Her kaydığımda aklıma siz olacaksınız. Tahribatınıza şahit olmadan bir yemiş ağacını sulamak ne zor? Gideceğiniz andan itibaren, fiziki ve psikolojik toparlanmamız, sanırım bir sene kadar vakit alır. Ama and içtik unutacağız. İkrah etmiş olmamızdan mütevellit artık mangalda soslu kanat, yumurta, tavuk suyuna çorba gibi varyasyonları, besin zincirimizden çıkartacağımızı bilin istedim. Aşağı bahçeye sinmiş kokunuzu her duyduğumuzda giden sevgiliye lanet okurcasına ayinler düzenleyeceğiz. Ayrıca geldiğiniz günün haftası başlayan tiklerimizden, kurtulabilme ümidimiz bile var. Bir Yehova şahidinin ağlama duvarındaki hallerine bürüneceğiz kafes tellerinizin önünde. Ama yemin olsun, yanaklarımızdan süzülen mutluluk göz yaşları olacak.. Bakarsınız ortaya karışık yapar, arada folluklarınızı taşlarız. Neticede şu yazıyı girişe yazdıracağız. ”Bir zamanlar burada bir kümes vardı”…

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir