Elbet zamanında biz de ticaret yaptık. Tavsiyelerine uyduk gerek çevremizin, gerek dini kitapların. Biri ticaret yap demiş, biri al sat demiş, biri mal ver para al demiş, biri başka bir biçimde anlatmış. Netice belli. Ticarette, şayet becerebilirsen bereket var. Kanunen basiretli olman, dinen ise ahlak kurallarına dikkat etmen önemli… Bir arkadaşımın tanıştırdığı, başka bir şahıs, yine davetli olduğumuz bir akşam yemeğinde kulağıma fısıldadı. ‘Sigortacılık yapalım. Sende çevre var. Ben de emeğimi koyarım. Üff!.. Bir acayip para kazanırız ki akıllara zarar’.  Henüz ismini şu an veremeyeceğim banka batmamış, müracaatımızı değerlendirmiş, bizi kendisi adına bereketli bulmuş olacak, el üstünde tutmaya karar vermiş. Teminat mektuplarını da sunduktan sonra arayıp söylediler. ‘Tebrikler. A gurubu acentemiz oldunuz. Primleri sekiz ay elinizde tutabilir, poliçe kesmeye başlayabilirsiniz’. Bilgisayarları, evrakları, makbuzları aldık koyulduk işe.

Fark ettim ki ortağım işi gerçekten biliyor. Yüzde beş vergi de poliçe sahibine ait hem. Dört elle sarıldık işe. Trakya’ya çıkan tüm otobüs firmalarının üçüncü şahıs mali mesuliyet sigortalarından tutun, yine adını veremeyeceğim afilli şirketlerin fabrikalarının yangın ve nakliye sigortalarını ülke çapında keser olduk. Daha ne olduğunu anlayamadan cebimizde sürekli nakit, biz geziyoruz. Portföyümüzü gören başkaca bankalardan da acentelik teklifleri alıyoruz. Hasar prim oranımız da düşük olunca baklava börek oldu imajımız. Sene sonunda rapel o biçim. Talepte bulunan bankaların da kalbini kırmayalım dedik, beş ayrı bankanın daha acenteliğini aldık. İşimiz risk yönetimi, işimiz risk satın alma. İşin içindeki işleri anlatmıyorum zira sigortacılık mesleğine darbe vurmak istemem ama mebdeinden iptal denilen bir olay var ki, elinizin altında beş adet de firma olunca neler yapılabildiğine inanamazsınız. Sonuçta sigortacılık karşılıklı güvene dayanan bir meslektir. Müşteri zayiatını zamanında ve eksiksiz alsa da, ‘hani ben falanca şirketten sigortalıydım, bu şirket de ne?’ diye çok sormuştur. Cevaben ‘üzümü yedin mi? Sorun ne?’ diye de cevabını almıştır. Müşteri memnun, banka memnun, tamirci memnun, acente çok daha memnun bir şekilde çalışıyoruz. İşin bir de Hindistan boyutu var ki uluslararası reasürans oraya bağlıdır, konunun oralarına hiç değinmeyeceğim. Lakin bir sigorta acentesine danışman olsam herkesi memnun ederim burası garanti.

Neyse biz parayı bulunca ortakla da aramızdan su sızmaz oldu. Memleketinden kopup geldiğinde emniyet kemerini boynuna bağlayınca boğulmaktan kurtarmıştım. O saatten sonra ‘hayatımı kurtardın, kardeşimsin’ deyivermişti. Geçen iki sene sonunda pilotluk kurslarına gitmeye başladı. Çabuk öğrenen bir tipti zaar. Bir sabah geldi ve ‘En yakın arkadaşım evleniyor Tokat’ta. Gel bu hafta sonu seni oralara götüreyim. Hem köyümü de görmüş olursun’ dedi. Vakit bol. İşler yolunda, cep telefonu yeni icat edilmiş, o zamanlar kıçımızda ajanla dolaştığımız yok. ‘Tamam’ dedim, ‘gidelim’. İşleri bu icat üzerinden takip eder yürütürüz.

Ertesi gün atladık arabaya, vurduk kendimizi İstanbul’dan Tokat istikametinde yollara. Şarkılarda, türkülerde geçen tüm yerleşim birimlerini geride bırakıyor, Samsun asfaltında otomobilleri sollayıp bir, bir inci gibi diziyoruz. Yaşa binaen biraz da çiğ olduğumuzdan, arada rampada sinir olduğumuz tırların önünde fren yapıp, devirden düşürüp cehennem azabı çektirdiğimizi de itiraf edeyim. Direksiyonda hop, hop zıplayanları dikiz aynasından kesmişliğim var. Aradan yirmi sene geçmiş, halen kulaklarım çınlar.

Velhasıl kelam girdik Tokat’ın merkezine giden yola. Daha ‘bismillah’ demeden bir adamın kafasını eğip arabaya koşarak toslamaya çalıştığına şahit oldum. Zor atlattık kazayı. ‘Bu da neydi be abi?’ diye sorduğumda, ‘Kuzenim’ dedi ortağım. Ortağımın genetik haritasını oracıkta çıkartıverdim. Durum ciddi sorunlara gebeydi.

Uzunca ve ince tozdan oluşan bir yoldan sonra köyün girişinde, bir kayanın üzerinde, gelip geçene akla, dile gelmeyecek küfürler savuran bir adama rastladık. ‘Bu kim?’ diye sorduğumda, ortağımın diğer amca oğlu olduğunu öğrendim. Nereye gidiyorduk, hiçbir fikrim yoktu. Olayları gelişine yaşayacaktım. Zaten o saatten sonra başkaca da bir şansım bulunmamaktaydı. Lakin bu durumu ayık yaşamanın pek de bir anlamı olmayacağından, ‘yakınca bir bakkalda duralım da bir bira alayım’ diye belirttim. ‘Bizim köydeki bakkalda bulunmaz, bir buçuk kilometre ötedeki Alevi köyüne gitmemiz lazım’ dedi bizimki. Köye girmeden, kırdım direksiyonu tarif üzerine Alevi köyüne. Köyün bakkalına vardığımızda, ortağın köyünün tüm elemanlarının, komşu köyün bakkalının önünde kuyruk olmuş sırasını kaptırmamak için büyük mücadele verdiğine şahit oldum. Sıra bana geldiğinde onca vakit beklediğime değsin diye, iki şişe de ben kapıverdim. İlkini oracıkta tüketip, ikincisini de davetli olduğumuz köye girmeden halletmiş, şişeyi de çok mutaassıp olduğunu öğrendiğim köye girmeden kavşakta bir yere çoktan sallamıştım. Aklımca delil yok etmiş olmama rağmen, ilk vardığımız evdeki bir büyüğün, manalı, manalı ‘köyün kavşağına da biri bira şişesi atmış’ demesiyle irkiliverdim. Olan olmuştu ve çok da üzerime alınmayıp deve kuşu edası takınmayı yöntem belledim. ‘Biz daha arabayla gelmeden, haber sana nasıl geldi be bey amca’ diye sormadım. Mucize telakki ettim. Aklımda da öyle kaldı. Arkadaş toplantılarında başımdan geçen mistik hikayelerden biri olarak anlatırım halen.

İlk evde bir ‘hoş geldin çayı’ partisinden sonra yanımıza, şimdi adını hatırlamadığım ve hatta o zaman da adını hiç sormadığım biri takıldı. Her akşam bir eve davetliydik ve yanımızda o kişi vardı. Her sabah uyandığımızda yine aynı kişi… Akşam, öğlen, kahvaltı, nerede, ne zaman, ne yense, nereye gitsek, hep o… Arabaya ne zaman binsem içinde. Anahtarı nereden buldun, ne vakit bindin, kimsin? Ortağım adamı yadırgamıyordu. Ben de ‘demek ki ya mihmandar ya da yakın bir akraba olmalı’ diye düşünüp hiç sormadım. Köyde kaldığımız bir hafta boyunca her zaman, her yerde hep o adam yanımızdaydı. Alışmıştım. Sorun yoktu. Geçen bir haftayı anlatmadan önce şunu söyleyeyim ki, gideceğimize yakın saatlerde kendisinin kim olduğunu merakla sorunca, ‘abü ben hiç kimseyim, eti severim. Bir misafir köye gelince onlara takılırım, onlara ikram edilen etlerden, yemeklerden nasiplenir yaşarım’ dedi. Takdir ettim. Alnından öpecektim. Yanlış anlaşılır diye böyle bir davranışa girişmedim. Adını ‘mister x’ koydum gitti.

İkinci gün fark ettim ki telefonumuz hiç çalmıyor. İş yerini arayasım geldi. Telefona baktım sinyal yok. Dolayısıyla bir telefon bulmam şart. Kimde telefon var diye muhtara sorduk adresi kaptık. Köye ilk elektrik geldiğinde, ‘dikkat edin çarpar’ demişler.  Mamafih bizimkiler ille o deliğe bir şey sokup bakacaklar ya, üç metrelik demir bir çubukla uzaktan dürtelim demişler, aile fertlerinden birinin kolu yok. Ama telefon da ilk ve tek olarak onlara bağlanmış.

Kapıyı bile vurmadan evlerine varıp girdik içeri. Telefon, Almancı köylülerden hediye. Ahizede dili olanlardan… Koyup kapatılacak ikinci bir aparat yok. Ahizeyi nereye bırakırsan, cihazın ağırlığından mütevellit konuşulan yerdeki dil aşağı basılıyor ve telefon kapanıyor. Telefonu, yazıhaneyi aramak üzere elime aldığımda, bahse konu dilin telefona bantlanmış olduğunu gördüm. Konuşmak isteyen, önce üzerine dört kat dolanarak bantlanmış dili boşa çıkarıp, neden sonra çevir sesini alınca işleme başlıyor. Kapatmak için de yine nazik bir pansuman ihmal edilmiyor. Ben çöktüm telefonun başına üç çift meraklı göz ve kulakla birlikte. Önce bandı çözdüm, sonra numarayı çevirip iş yerini sorgu suale çektim. Konuşmam bittikten sonra da, çıkarmış olduğum bandı elimde yuvarlayarak kül tablasına atıp, telefonu ilk bulduğum düz zemine bırakıp kapattım. ‘Vışşşşş’ diye bir ses duymamla birlikte, kendimle gurur duymam bir oldu. Koca köyün tek telefonunun elektrik bandından muzdarip sahiplerini kurtarmıştım. Tapsalar yeriydi.

Düğün zamanı geldi çattı. Üç gün önceden başlıyor zira. Biz ağır misafir olduğumuz için damat bir şekilde bize emanet edildi. Neden mi? Adettenmiş. Damat birine emanet edilir ve başkaları da nikah vaktine kadar damadı kaçırıp, düğünün tamamlanması isteniyorsa şayet fidye karşılığı salıverilirmiş. Bize şeref midir, yoksa fidye alınacak enayi bulunduğundan mıdır tam anlamamakla beraber, maddi olarak parçalanmamak adına adamı bağladım koluma. Üç gün, üç gece elin tanımadığım adamıyla yatıp kalktım Tokat ilimizin bir köyünde. Mister x de eşantiyon. Yanıma silahlı korumalar da verilmişti ve lakin vuranı, vurulanı, sebebini, sonucunu bir olay vuku bulması halinde savcıya nasıl anlatacaktım onu düşünüp durdum. Hele Mister X den şahit düşman başına. Cezaevinde bedava yemek var desen adam müebbet almak için elinden geleni yapar. Karşı tarafla fidye için danışıklı dövüş de yapamıyorsun zira fidyeyi ödeyecek olan, damadı kaptıranın ta kendisi. El alem evleniyor, düştü mü tasası bana? Al başına iş!..

Tanımadığım el adamına onca ihtimam, dikkat ve muhabbetten sonra düğün alanına teslim ettik çok şükür kazasız belasız. Bir-iki kaçırma teşebbüsüne teşebbüs edilmiş olsa da çok sıkıntılı değildi. Olay bana dahi yansımadı anlayacağınız. Düğün şarkılar, türküler, danslar eşliğinde, Alevi köyünden de getirilmiş ateş suyu neticesinde eğlenceli bir biçimde sona erdi. Gerdek gecesi için genç çift evlerine gönderildiğinde silahlar piyasaya çıktı. Zifaf evinin damına onlarca kişi ateş açtı. Evin çatısında tek bir kiremitten saçak kalmadı. Hepsi tüfeklerle vuruldu. Gelenek tamamlandı.

Buralara kadar gelip de hamam ziyareti yapmadan dönmek çok ayıp olacağından, yola çıkmadan önce, kum saati ham maddesi olarak kullanılan tozlu yoldan kıvrıla, kıvrıla şehre vardık. Günlerce halvet olduğumuz kulak, burun ve boğaz içinde birikmiş tozlardan oluşan hafriyattan kurtulup, duyu organlarımızı tekrar açalım dedik ve attık kendimizi bir babayiğit tellağın kollarına. İstanbul’da ne kadar Tokatlı tellak varsa hepsine selam götürmek üzere tembihlendim. En son beynimi köpürtüverdi de, göbek taşında uyuyakalmışım. Gözüm köye dönmeyi kesmediğinden, şehirdeki bir otelde geceleyip, sabahın ilk ışıklarıyla şeker pancarı fabrikaları arasından önce tekrar Samsun asfaltı, ardından ver elini İstanbul yolları. Benzin istasyonlarında tanıdık tırcı görmemek için de bir hayli dua etmedim değil hani.

Bizim sigorta aracılık hizmetleri şirketine gelince. Bir sabah kalktığımda bir de baktım memleketteki üç-beş banka hariç, diğer tüm bankalar kepenkleri kapatmış. Sırtında çuvalla para, güvenlik kameralarının önünden geçen ünlüler gördüm televizyonda. Millet kaybettiği emeklerinin peşinde. Hiç ses etmedik, biz de mücbir sebeplerden dolayı iflasımızı verdik. Yanlış yazılmış vergi tahakkuk fişinden sebep hatayı ispatlayana kadar kapanıştan sonra bir on sene kadar da o daire senin, bu üçgen benim gezdik durduk. Sonra bir şekilde kurtulduk ama bizim çabalarımız mı sonuç verdi, yoksa bir karışıklık daha mı oldu orasını anlamadım. Tam yirmi sene önce vergi borcundan sebep bir bankadaki hesabıma el koyan devlet, yirmi sene sonra ‘bir deneyeyim lan, devlet bu ya!..’ deyip de şansımı denemek için parayı çekmeye yeltendiğimde faiziyle birlikte bana geri verdi. Yani anlayacağınız her yönden bereketli bir işti.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir