The Blue Lagoon, Cast Away, Castaway on the Moon

Gün içinde en çok meşgul olduğumuz şey nedir? Bence meşgul olduğumuz şeyden sıkılmak. Bir işte de çalışsak, öğrenci de olsak, sıkılıyoruz değil mi? Kendimizi bildiğimiz yaşlardan beri, okuldan, ders çalışmaktan, sınavlara girmekten, iş aramaktan, işe gitmekten sıkılıyoruz. Mesai saatleri içinde en büyük hedefimiz günü hiçbir şey yapmadan geçirmek ama gelin görün ki en eforsuz günümüzde de boş boş oturmaktan sıkılıyoruz.

Bu modern insanın içine işlemiş bir şey. Sosyal medyaya bu kadar saplanmamızın sebebi de bu. Oradaki her şey çok güncel çünkü. Sürekli bir fotoğraf, bir video ya da bir tweet görüp zaman geçirebiliyorsunuz. Oturduğunuz yerden başka insanların hayatlarına dahil olabiliyorsunuz. Üç ay boyunca beachlerde eğlenen bir güruh var mesela, siz iş yerinizde götünüzden ter akarken bu insanları görüyor ve canınızı daha çok sıkıyorsunuz. Özellikle zengin insanların hayatlarını an be an görmek, alım gücü olmayan insanları daha da çekilmez hale getiriyor. Bir tür wannabe’lik aslında bu, “Ben de iki gün Alaçatı’da görüneyim de itibarım yükselsin, ne farkım var benim Şeyma Subaşı’dan” gibi. Her gidilen yerde fotoğraf çekmek, her yerden check-in atmak bir nevi sesini duyurma yöntemi. “Bakın ben de bir yerlere gidebiliyorum, bir şeyler yiyebiliyorum, pahalı şeyler satın alabiliyorum bunu yapacak güce de zamana da sahibim.” demek.

Tüm bunların yanında bireylerin giderek kabuklarına çekildiklerini, daha yalnız daha mutsuz bir toplum olduğumuzu görmemek imkansız. Evlerimize kapanmaya başladık. Evde sessiz sakin oturabiliyoruz ve kendimizi dinleyebiliyoruz. Günümüzde hayat aslında aşırı derecede askerliğe benziyor. Her akşam kendimizi işten eve atıyor, kendimiz için hiçbir şey yapmıyoruz. Dizi-film izleyerek, hadi entelektüeliz diyelim kitap okuyarak nöbetimizi dolduruyor, ölümümüze dek şafak sayıyoruz.

Bu evden çıkmama olayının çeşitli etkenleri var. Bunlardan benim için olanı, yüksek alkol fiyatları. Bugün bir şişe bira dışarda 15 liradan başlıyor. İyi bari ya diyorsun, bugün de evde oturayım madem. Hayat pahalılığını falan da boş verin. İnsan artık sokağa çıkmak istemiyor çünkü sokaklarda resmen kaos var. Bakın bu herkesin diline yakışacak bir cümle değil. Elit kesim; güvenlikli, havuzlu, fitnesslı yüksek binalarda yaşayıp, toplu taşıma kullanmadan işine gidip geliyor. Aslında hayatla, ülkede olanlarla falan ilgileri yok; yaşanan hiçbir şeyi de bilmiyorlar. Kendini toplumdan tamamen izole etmiş kesimin toplumdan şikayet etmeye de hakkı yok. Sokakta kabalık var, kalabalık var, küfür var, ter kokusu var, cinayet var, hırsızlık var kısacası kaos var. Keşke bu yazıyı sokakta yazıyor olsaydım, tüm bu kalabalığı birbirini ezen insanları anlatmak daha anlamlı olurdu. Sıra vermek ya da teşekkür etmek gibi en basit eylemlerin bile nimetten sayıldığı bir ortamdan bahsediyorum. Özellikle İstanbul gibi bir şehir insanı inanılmaz yoruyor. Yorgunluklarımızın çok büyük bir bölümü bu şehirden kaynaklanan şeyler. Şehir sizin benliğinizi silerek sizden herhangi bir ruh hastası yaratıyor.

Şehrin payı tamam, herkesin kabul edeceği şeyler bunlar. Bir de çalışmak var. Hele de beyaz yakalı olmak. Bordro karşılığı intihar. Birbirlerinin kuyusunu kazan, yükselmek için en yakınını basamak yapan insanlar… Karakterin, genel kültürün, beynin yaratıcı kısmının turnikelerden geçerken bırakılması… Dışardan bakıldığında sabah dokuz akşam beş çalışmak, gün boyu masa başında oturmak kulağa çok güzel geliyor olabilir. Fakat bunun köle pazarındaki bir zenci olmaktan farkı yok. Zincir yerine kravat var, altmış yaşında emekli olmaksa asla kazanılamayacak özgürlük hayalimiz. Dışarda bambaşka bir dünya var, her günümüz kapalı ofis ortamlarında değişik bir şeyler yapmak üzerine konuşmalarla geçiyor. Yan yana sıçılan kabinlerde parfümle karışık beyaz yakalı bokunun kokusunu içimize çekerken, insan olmanın doğasına ait her şeyi atlıyor ve atalarımıza ihanet ediyoruz. Üretmek, kendimiz için yaşamak, hayatta kalmaya çalışmak gibi eylemleri kurumsal bilinç anlayışıyla genlerimizden siliyoruz. Tek derdimiz bütün gün arazi olmak ve ay sonunda bordromuza sövmek.

Başlıktaki üç film de aslında yukarıdaki konulardan çok klasik bir geyikle ilgili: “Abi işi gücü bırakıp köye yerleşeceksin. Bahçende yetiştirdiğini yiyeceksin.” Girdiğim her ortamda şehir hayatından kaçmakla ilgili bu klişeyi duyarım. Peki insanlar yalnız kalsalar ne olurdu? Toplumun olmadığı tümüyle yalnız olduğunuz bir ortam. Üç film de bunu anlatıyor. Belki bunu daha iyi anlatan başka filmler de bulabilirdim ama aklıma ilk bunlar geldi. Modern insanın buhranlarınıFight Club üzerinden anlatacak kadar yüzeysel olmak istemedim.

The Blue Lagoon ile başlayalım; 1980 yapımı film aslında sanatsal anlamda çok bir şey vadetmiyor. Gündüz kuşağındaki herhangi bir film gibi. BrookeShields’in gençliğini görmek dışında bir olayı yok. Yaşlı bir adam bir kız ve bir erkek bebeği bir gemi kazasından kurtarıyor ve ıssız bir adaya düşüyorlar. İşte burası önemli, film her ne kadar yüzeysel olarak işlemiş olsa da ahlak, norm, din, bilim vb. gibi kavramları hiç öğrenmeyen iki insanın hayatı nasıl yaşayacağından bahsediyor. Bir takım şeyleri kendi mantıklarına göre idrak ederlerken, güdüleriyle hareket ettikleri konuları da görmek gayet güzel. Yani beraber büyüyen iki çocuğun bir noktada kendi kendilerine cinselliği tanıması hoş bir konu. Ama bunun dışında kalan konular da psikolojik olarak derinden işlenmiş olabilseydi The Blue Lagoon adı çok daha bilinen bir film olabilirdi. Ancak ele almamdaki çıkış noktası şu; medeniyetle hiç tanışmamış iki insan, şartlar ne olursa olsun hayatta kalmayı başarabilirler. Fakat tamamiyle bir yalnızlık ve tek başınalık insanın becerebileceği bir şey değil. Keza filmin sonunda da tesadüfen bulunup şehre götürülüyorlar. Zaten film boyunca da karakterlerimizin adayla yetinmek istemediğini hissediyorsunuz. Bu bakımdan insan belki bir refleks olarakbelki de evrim basamağındaki yeri itibariyle sürekli medeni ve modern olanı arzulama, ilerleme ya da bunu üretme eyleminde.

İkinci filmimiz ise Cast Away, üç film içinde en popüler olanı. Modern bir Amerikalı, ıssız bir adaya düşüyor ve hayatta kalma mücadelesi veriyor. Bir nevi Robinson Crusoe hikayesi aslında. Adamımız uçaktan düşen kargolarla kendine alet-edevatlar yaparak, adadan kurtulmaya çalışıyor. Her ne kadar bu modern adam, dalları sürterek ateş yakıp ada koşullarına adapte olmayı başarabilse de tüm bu çabanın aslında hayatta kalabilmek için değil de modern hayata geri dönebilmek uğruna olduğu aşikardır. Zaten yalnızlıktan kafayı yememek için kendine voleybol topundan bir arkadaş yapmış olması; insanın ne denli sosyalliğe ihtiyaç duyduğunun kanıtıdır.Tom Hanks’in mükemmel oynadığı buZemeckis filmi aslında bize “Abi köye yerleşelim yaa.” fikrinin çok da gerçekçi olmadığının bir ispatı niteliğinde.

Gelgelelim son filmimize; Castaway on the Moon. Orijinal adıyla Kimssipyoryug. Mutlaka izlenmesi gereken bir Kore yapımı. İşleniş açısından diğer iki filmle keskin bir şekilde ayrılsa da bu filmin de çıkış noktası aynı. Filmin başında takım elbisesiyle, borç batağına batmış ve intihar etmeye çalışan adamımız bir şekilde kendini ıssız bir adada buluyor. Adamımızı önce adadan kurtulmaya çalışırken görüyoruz. Aslında bu çok kolay çünkü bu ada şehrin tam ortasında, yanından vapurlar geçen Han nehrinde küçük bir adacık. Vapurdan geçenler görmüyorlar adamımızı, bir kaç denemeden sonra buradan ayrılmaya çalışmaktan vazgeçiyor. Birkaç gün öncesinde intihar etmeye çalışan bu adam zaten kurtulmak istediği toplumdan ya da yaşamdan kurtulduğunu farkediyor ve onu öldüren şehre karşı kendi adasında kendine erişte bile yapabildiği bir hayat kuruyor. Film bize yaşadığımız dünyaya karşı yabancılaşmayı, bunun için illa da uçak kazası geçirip ıssız bir adaya düşmek gerekmediğini, insanın istediğinde hayatını nasıl değiştirebileceğini anlatırken bir yandan da üretmenin değerini, bunun yanında tüketmenin ne kadar kolay olduğunu anlatıyor. Filmin sonlarına doğru ise benliğini kazanmasına rağmen onlar gibi olmayan bir insana modern dünyada nasıl eleştirel gözlerle bakıldığına işaret ediliyor. Gelgelelim deli işi bu filmde dahi kahramanımız bir şekilde tekrar modern dünyanın bir parçası olmayı kabulleniyor.

Kim böyle bir aydınlanma yaşamak istemez ki. Ben kuma bile oturamayan bir insandım örneğin. Hayatımda çadırda kalmadım, bir şey ekmedim. Ben bile bazen böyle istekler içine giriyorum. Bir öze dönüş, bir kabuktan çıkış… İnsana insan olduğunu hissettirecek şeyler yaşamak gerek tabi ki. Fakat bu pek de mümkün görünmüyor. Üç film üzerinden vermeye çalıştığım örnek de buydu. Ne yaparsanız yapın, bir yerde sizden iyi şartlarda yaşayan insanlar olduğunu biliyorsanız, daha önce medeniyet görmemiş olsanız dahi tek başınıza yapabilecekleriniz sınırlı. Bizler artık başka tür canlılarız, farklı bağımlılıklarımız var. Bunlardan arınmak için bambaşka bir uyanış yaşamamız gerektiğini 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir