Bekarı da, evlisi de bilir ki, ev işlerine yardımcı olacak birini bulmak son derece zordur. Hele bu zamanda… Kaldı ki zaman ‘ahir’ olarak nitelendirildiğine göre, kehanetlere de takıntılıysanız eve misafir sokmak dahi gizli paranoyalarınızı yüzeye çıkarır. Antidepresan kullanmayan bir elin parmakları kadar kaldık zira. Hepsini, herkesi suçlamak değil maksat. Kimsenin günahını da almayalım lakin, benim yetmiş üç denememden sonra elde ettiğim tecrübelerimi aktarmayı da kendime bir borç bildim, oturdum kalemin kağıdın başına bu sabah.

Günümüz şartlarında ne yaparsanız yapın, bunca sahiplenilmiş gereksiz giyim, gereksiz eşya ve yine gereğinden büyük yaşam alanları, gereken özeni gösteremeyeceğiniz, vakit ayıramayacağınız ya da gerekli olduklarında, gereken ana yetiştiremeyeceğiniz ilgiye ve bakıma muhtaç oluyorlar. Bir yardımcı bulamadığınızda ise, fark ediyorsunuz ki, sahip olduklarınız size adanacağına, siz sahip olduklarınıza adanmışsınız. Gömleğe, dona, atlete bakıp, ‘gurban olurum ben sanaaa!’ demeseniz de, öyle yaşarsınız. E mal da canın yongası olunca, bolluk artık sıkıntınız haline geliveriyor. Zaten ‘enel-hak’ diyen kaç kişi biliyorsunuz ki, bir hırka, bir heybeden başka eşyaya sahip olmuş olsunlar?

Yukarıda kısaca bahsettiğim konu hakkında sayfalarca yazı yazmayan, felsefe türetmemiş, piyasadan dünyanın parasını kaldırmamış yazar, yaşam koçu, tarikat reisi, felsefeci kalmadı. Benim bahsetmek istediğim sat Ferrari’ni, bin eşeğe mantığı değil, Ferrari’yi cilalayacağız derken başa gelen olaylardan ibaret. Zira Ferrari’yi her zaman eşeğe tercih ederim. Bayram ziyareti için bir şehirden başka bir şehre giderken bırakın sol şeridi, emniyet şeridinde bile farkı anlarsınız keza. Sanırım bir bizim insanımızda vardır tatil yörelerinde kordon boyunda gezerken, limana bağlı kırk metrelik motor yatları kesip de ‘ne benzin yakıyordur abi’ diye olumsuzluk bildiren. Evin reisi dümen tutar, hanım mutfak ve kamara işlerini halleder, oğlan ırgatlık yapar, palamar bağlar, tamam da, meret çok yakıyor… Yolla yatı gelsin, tüp takarız, felsefi açlığa razıyız.

Biz yine dönelim konumuza, ütüye, temizliğe yardımcı olacak, kalbini kırmayı göze alamayacağınız yüksek şahsiyete. Anam, eve temizlikçi gelmeden önce telaşe memurluğu yapardı. ‘Kadına ayıp olmasın dur şurayı temizleyeyim’, ‘aman börek açayım, kısır yapayım, çay demleyeyim’. Kadın ‘ev pis’ demesin. Ya hu temiz eve temizlikçi ne gerek? Üstelik bu en başlarda özenilip, sonradan cıvıtılacak bir konu da değil. Zaman geliyor, yardımcı adetlerinizi ve evinizin düzenini belliyor. İşte o saatten sonra bildiğiniz bağımlılık. Kaybetmeyi göze alacağınız bir durum asla değil. Daha da ihtimam, daha da saygı… E kişisel emeğiniz de gün geçtikçe arttığından, bunca zaman, bunca saygı ve özen, heba olmasın, yeni gelene bir daha baştan başlamayalım diye hep bir tetikte, el pençe divan vaziyeti. Bildiğiniz girdap. Bildiğiniz ‘çığ’, bildiğiniz handikap!..

Her birinin ayrı, ayrı huyu da var. Çayının şekerini karıştırmadan servis ettiğinizde bozulanı geçtim, rakısına buz bulamayınca kasıtlı olarak gömlek yakanını tanıdım ben. Ev işlerindeki süratiyle nam salmış olanı vardı ki, bir ara bütün kıyafetlerim pembeydi. Deri kemerime kadar… Cinsiyet değiştirmek, yeni gardırop kurmaktan ucuza gelecek idiyse de bazen maddiyatı düşünmüyor insan. Pantolondan kemerleri çıkar da makineye at bari. Böylesine bir hayata mahkum iseniz, aynı giysileri defaatle satın alır durursunuz.

Bir de vicdan sızlatan eli uzunlar vardır. Yeni başlayanlar için rehberlik olsun iyi dinlesinler. Eşi bir trafik kazasında yaralanınca ziyarete evlerine gittiğimde, benim evimdeki kayıp vitrini gördüm. ‘Hani kömürlüğe kaldırmıştın yer kaplıyordu?’ diyemedim. Koca vitrine eve girerken omzumu çarpmış olmama rağmen görmezden geldim. Kolonyamı, çikolatamı ikramdan geri de kalmadım. Hasta ziyaretinde geçirdiğim yirmi beş dakika içerisinde, seksen derecelik kolonya likör bardaklarında çikolatayla birlikte eridi gitti. Ağız dil karışmaya başlayınca kendi evime doğru yollanmanın vakti gelmişti.

Temizlikçinin evde gözünün takıldığı bir eşyanız varsa artık onu unutabilirsiniz. Sizin değildir. İstediğiniz kadar koruyun kollayın. Bugün olmaz ise yarın, olmadı bir sonraki gün gidicidir. Eve tek bir poşetle gelip her defasında ağzına kadar dolu iki poşetle çıkmanın siz inanmak istemeseniz de bir mantığı vardır. Arama yapmaya da utanacağınıza göre, gitti giden, gitti gider. Üzerine titrediğiniz, kullanmaya, giymeye kıyamadığınız hatta gözünüzün önünden ayırmadığınız eşyanız nasıl kaybolur? Anlatayım.

Örneğin bedeni temizlikçinin eşine ya da evladına uyan bir gömleği ele alalım. Önceleri diğer eşyalarınıza göre daha bir itinayla temizlenir, yıkanır, ütülenir. Bu belirtilerden ilkidir. İkinci safhada, her zaman asılı olduğu yerden, kışlıkların olduğu başka bir dolaba asılır. Eski yerinde göremeyip de, bir şekilde yok edildiğini fark ettiğinizi düşünüp telefona sarılır ‘nerede gömleğim’ diye sorarsınız. Anladığı halde iki saat anlamamazlıktan gelen kadına detaylı bir tarif verdikten sonra konu anlaşılır ve yüksek teessüf kelimelerinden oluşan cümlelerin sonunda, diğer dolapta temiz ütülü ve özenle asılmış olduğunu öğrenir, utançtan yerin dibine girersiniz. Kadının günahını da aldınız mı? Hayırlı olsun. Bu ikinci safhadır.

Ardından bütün kıyafetleriniz ‘kendi düzenimi kuruyorum’ bahanesiyle bir illüzyonistin yarattığı kaos ve beyin ambolesi kıvamında yer değiştirmeye başlar. Doktora gidip o dönemde yaşadığınız fiziksel emarelerinizi anlatsanız ‘vertigo’ diye heyet raporu verirler. Siz bir daha ‘sen mi aldın’ diyemeyeceğiniz için, bulduklarınızı giymeye başlarsınız. O tarzınızdan artık eser de kalmamıştır. ‘Altı kaval, üstü şeşhane’ gezer durursunuz. Bu da üçüncü safhadır.

Hatta sevdiğiniz eşyaların başına bir iş gelmesin diye, nadir kullandıklarınızı karşınızdaki kişiyi rencide etmemek adına ‘bir ihtiyacı olan varsa etrafında bunları ver’ diye ayıklayıp, paket edip, eline verip, doyurmaya çalışırsınız ama nafile. Artık o üzerine titrediğiniz gömlek çoktan sırra kadem basmıştır. Bayramda oğlunun üzerinde o gömlekle ziyaretinize bile geliverirler de ağzınızı açıp tek kelime edemezsiniz. Bahanesi de bol olacaktır zira. Hem zaten siz bir aile olmuşsunuzdur. Artık, bir gömleğin lafını edecek haliniz de yok ya!

Zaten dört aydır görmediğiniz için giymemişsinizdir bile. ‘Şimdi görünce mi kıymete bindi deyyus’ dese, ne diyeceksin? Kullanmadığınız bir şey bir ihtiyacı olana yaramış, hayvanlık, aç gözlülük etmenin bir alemi yok. Zaten günahını da almıştınız. Böyle bir durumda bileklerinizi enine değil de boyuna kesseniz yeridir. Hem yemeklerinizi de o yapıyorsa hiç tersine gitmeyin. Müshil ilacı ile uyku hapını aynı anda size verse tersinizde boğulursunuz da ruhunuz duymaz Allah muhafaza.     

Tüm bu çeşitler ve olaylar bir yana, yalnız yaşayıp, mahremiyetine önem veren ve yardımcıya muhtaç olanların karşılaştıkları bir durum daha vardır ki, dayanılacak gibi değildir. Temizliğe gelenin çoluk, çocuk ve hatta eş, dost, akraba ile gelmeleri… Sizin evinizde öyle de bir güzel ağırlar ki misafirlerini yardımcınız, aklınız almaz. Resmen bir müddet sonra kendinizi, kendi evinizde bir yabancı, bir fazlalık gibi hissedersiniz. Her zaman oturduğunuz koltuğun yayları çıkmış, minderin içi çiviyle doldurulmuştur neredeyse. Hürmette kusur etmemek için, bu yeni gördüğünüz insanlarla ortak konu bulup sohbet etmek zorunluluğu da tam bir eziyettir. Hele ki elinde bir somun ekmeği kemire, kemire gezen çocuğa gözünüz takılmışken.

Evde bulunan her cisim bir oyuncak, her eşya bir oyun parkı aletidir. Memleketimde çocuk özgürdür. Gittiği otelde, restaurantta saksıdaki çiçekleri koparmalarına, kediyi tekmelemelerine, bağırıp çağırmalarına, başka masalara musallat olmalarına ‘gık’ demez ebeveynleri. Bir an olsun başlarından def etmek adına görmezden gelmeye çalışmaktan başkaca da bir şey değildir aslında. Altı ayda zor bela tamamladığınız gemi maketiniz, size sorulmadan bir tavuk gıdaklamasından uyarlama cümley ile ‘aaa bak, bak, bak, bak oyuncak’ denip tutuşturuluverir veledin eline. Altı aylık titiz çalışma, üç saniyede duman olur. İşte o an hak dinden Budizm’e geçtiğiniz andır. O sabırla Buda’nın yanında yeriniz hazırdır.

İşiniz, geliriniz, özel eşyalarınız, hobileriniz, siyasi ve dini görüşünüz itina ile sorgulanır köylerinden büyük şehre ziyarete gelmiş kişiler tarafından. Nasihatlerinizi alır, büyük şehirde nasıl acınası bir durumda olduğunuzu öğrenir, yaşamınızdan nasıl da nefret etmediğinizin şaşkınlığını yaşar, konuların aslını öğrenir, onlara nezaketen imrenir, ‘birazdan gidecekler nasıl olsa’ diye bir sarhoşla muhabbet edercesine kendinizi ‘mal’ a bağlar, hiç tartışmadan gerekli olumlamaları yaparsınız. Zamanı geldiğinde, varsa şayet içlerindeki en yaşlısının elini uzatmasıyla öper, başınıza koyar gerekli ve yeterli eziklik ve acınası durum içerisinde uğurlarsınız.

Velhasıl kelam, kabarık telefon faturaları, eksilen kahvaltılıklar, ortadan kaybolan kıyafetler, zarara ziyana uğrayan eşyalar ve Çemişli Köyü’ndeki yeni bulduğum kayıp akrabalarım ile ben, evi çekip çeviriyoruz bir şekilde. Bekleriz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir