"Enter"a basıp içeriğe geçin

Sosyete Tatili

Elbette bizim de kendimize göre ceplerinde parası olan gönüldeşlerimiz var. Geçen onca yıllardan biri, diğerlerine oranla, benim için gerçekten beter bir hal almış olduğundan, halden anlayan aynı dostlardan bir telefon geldi. ‘Kardeşim, buyur gel. Güzel bir yerde sana da yer ayırttık. Tüm masrafların da bizden…’

Arayanlar ‘şaka’ adamlar da değil. Ciddi sosyeteler. Senede bir defa yaptıkları tatili, gelişine, boşa harcamazlar. Öylesine de pintidirler yani yaşama dair. İsraf edilecek ne bir dakikaları, ne de bir kuruşları vardır. Böyle bir durum onlar için tırmanmaya başladıkları merdivenin, en son basamağıdır. Taptıkları noktadır. Yani aslında bizim kayıkçı, armatöre, armatör, kayıkçıya meftun. Anlayacağınız, hiç musamahaları yoktur hayata karşı. Mermiyi yakıp da, ıskalamaktan itina ile çekinirler ve mümkünse hiç sıkmazlar. ‘Mermi namluda fakat, aman sıkmayalım’ derdi. Sıkı dostlar olmamıza rağmen, hedeflerimiz farklı, farklı. Zira başka, başka insanlarız vesselam. Sosyoekonomik yönlerinden yola çıkarak, ‘Muhakkak ki, güzel ve konforlu bir yerde, doyurucu bir tatil yapacaklardır’ şeklinde bir sonuca varıp, ağırlanacağım yerde, nasıl olsa bulunur diye, ne diş fırçası, ne terlik, ne saç kurutma makinesi, ne de bir havlu almadan, arabaya atlayıp, soluğu yanlarında ciğerlemek üzere yola koyuluvermişim. Öyle hızlı gelişmiş ki olaylar, yüzüncü kilometrede anladım arabada olduğumu. Tatilim dediğim günlük yaşamımı, başka bir şekilde yine tatil etmiş ve söz dinlemiştim. Böyle teklifler olunca uslu ve laf dinleyenlerden olurum ekseriyetle.

Detayları alma lüzumu hissetmeden koyulduğum yolda, varacağım nokta hakkında bilgilenmek için, bir dizi telefon görüşmesi yapmam icap etti aynı arkadaşlarla. Uzun yol, tek başına seyahat ve malum akla takılan hep bir konu var. Tüm bu konuşmalardan çıkan sonuç ise; gittiğim yerin bir otel olmadığı, asıl konunun doğa ile baş başa bir dinlentiden ibaret vuku bulacağıydı. Yani aslında ‘gel kamp yapalım’ demişlerdi. Sosyetik ve çoğul iyelik ekleri de hitabete karışınca, adamın aklına gelmiyor yere serilmiş kırmızı halıdan başka. Ben de dereyi görmeden paçaları sıvamıştım. Sağım, solum, ağır orman vasıflıydı. Aslında tüm rutubetiyle, belki gerçek bir dere de beni bekliyor olabilirdi. Paçalar sıvanmış vaziyette kalabilirdim. Velhasıl kelam, daha şimdiden çok da uzun bir yol kat ettiğimden, ‘kardeşim ben zaten doğada yaşıyorum’ demeye de gerek duymamış ve geriye  dönmemiştim. Bir şekilde, yola çıktığım ve yaşadığım ortam olan köy hayatımı unutup, çam ve deniz kokusuyla bezenmiş yerimi, yöremi terk eylemiş, vurmuştum kendimi, yeni trend ya, Çıralı’nın yollarına. Hem tebdil-i doğada da ferahlık vardı belki… ‘Evet, evet! Derhal ve yine, yeniden doğaya çıkmam gerekiyor.’ İdi.

Tabii aslında, elbette mekan bahane. Güzel vakit geçirecek dostlar olmadan, insan tüm evreni gören bir pencereden, manzarayı seyre dalsa, ne fayda? Maksat dost meclisinde olmak, paylaşarak keyifli vakit geçirmek. Kıvrıldım, evrildim yol aldım… Arada dinlenmek için mola verdiğim, köy kahvehaneleri, hep latte satar olmuşlar. Dedeler bandanalı. İtalyan’a pizza satmaya, Amerikan’a hamburger vermeye gayret, ayyuka çıkmış. Karşı yoldaki gözlemeciyi soracak olursan, işi artık içli bir röntgene dökmüş, mekana doğru Almanca dudak hareketleri bu yeni hizmet sektörlerine…

Neden sonra, sora, soruştura, birkaç da yanlış yola girerek, buldum kamp yerini, attım kapıdan içeriye kendimi. Halı falan da gözüme takılmadı. Önce tanımakta zorlandığım dostlarla, kendi içimde buruk; bir güzel sarıldık, öpüştük, tokalaştık. Ardından bir de uzun yoldan gelmiş olunca insan, haliyle sıcak duş ve bir müddet dinlenebileceği yatak arıyor kan oturmuş gözleriyle. Ama kuzum, nerede kalacağız? Çadır, karavan, bungalov? Cevap yok! Hep bir donuk tebessüm… Aman canım deveyi kesip içine girecek halimiz yok ya. Dediler ‘bu sıcakta tavsiye etmiyoruz, kapsül verelim? Bunca yıllık turizmciyim, olmadı en azından turistim, kapsül hakkında zerre fikrim yok. Ama elbette sosyeteye rezil olmamak için çaktırmadım cehaletimin ‘gık’ ını. O andan itibaren ben bir kapsül adamıydım. Tüm kapsüllü konaklama yerlerini bilirdim. Hatta benden daha kapsülünü, siyanürle arasanız bulamazdınız. Ama içten içe bir şeylerin de ters gideceğini seziyordum konaklama hususunda. Sonuçta öğlen yemeği saatinde, uyku odalarına kaçan Japonlar gibi değildi adetlerim. Her ihtimale karşı, tek göz açık uyurum, geri sayım başladı mı, kirişi kırarım diye düşündüm. Bir kapsülde başka nasıl uyunabilirdi? Artık ‘kapsül nereye inerse, kime denk gelirse’ diyemez öyle uzaklara gidemezdim. Sabahları, geceleri yattığım yerde uyanmaya alışık olduğum bir yapım var nihayetinde.

İlk görüşmemizde beni karşılayan arkadaşlarım, aynı zamanda çok samimi dostlarım olmalarına rağmen tanıyamamıştım ya, sordum ‘Neyiniz var?’ Söylediklerine göre benden önce bir sivrisinek sürüsü saldırmış. Her gece belirli bir saatte geliyorlarmış. Aralarından bir kurban istiyorlarmış, fakat bizimkiler vermeyince, her gün herkesi yer olmuşlar. Sadece bizim kamp da değil. Sahildeki bütün kamplarda bu hava sezilmekte. İnsanlık, durumdan son derece yorulmuş, bıkmış. O saatlere yakın zamanlarda, hep bir burukluk, hep bir telaş. Bildiğin eski çağ romanı. Herkes doğal botokslu. E tabi işin organiğini ve bedavasını da bulunca artık kimin neresi denk gelirse. Doğadayız ya, bir çeşit doğal güzellik kürü de uygulanmış tabiyat bonkör. Eşek arısı zehiri bağımlısı var. Bir dostumun hanımı cımbızla tuttuğu bir böceği dudağına bastırmakla meşguldü, dekor aynen bu vaziyette. Vegan bir gurup çam ağacı kabuğu kemirirken, sevgilisi de cımbızla dilinden kıymık çıkarıyor. Böylesine bir yaşamın meyvelerini daha sonra toplayacakları kesin. Çekebilme güçleri varken önce çile biriktiriyor, suluyor, buduyor ve ileride mutluluk olmasını ümit ediyorlar.

Öteberi için bakkala giderken, hayvan pisliklerine basmamak ve taşa takılmamak için, önümde gidenin atak izlerini takip ediyordum ki, bir anda sandaletten fırlamış, patates olmuş parmaklara gözüm takıldı. ‘Neden’ diye sordum. ‘Toprak biti’ dediler. Daha önce ilkokuldayken o cinsten hınzırlarla müşerref olmuşluğum var ancak bahsettikleri çeşidini ilk defa duymuştum. Üstelik henüz kırklı yaşlarıma da daha birkaç sene vardı ve yere basmadan yürümem için henüz erkendi. O an botlarımı ayağımdan hiç çıkarmamaya karar verdim. Toprak biti!.. Anlaşılacağı gibi, daha çok toprakta olması gerekiyordu ve en fazla toprak ısırmalıydı. Topraktan gelmiştik. Muhteviyatımız, toprak mamülü olmalıydı. Bu hayvanın belli ki menüsü kabarıktı. Ben kampa daha sonra dahil olduğum için, onlar kadar da üstüm başım toprak değildi. Bunlar belli ki toprağı bol seviyorlardı. Arkadaşların toprağı boldu. Biraz fazla duş alarak, üzerimde çamurlaşacak topraktan uzak durursam, bu işten yırtabileceğimi düşündüm. Önlemler de duyarlı işletmeciler sayesinde alınmışa benziyordu keza. Her şey kontrol altında gibiydi. İlaçlama yapmışlar kamp alanına. Lakin hayvanlar biraz miskin, biraz köpüklü. Sara nöbeti geçirenler var. Sorsan anlatıyorlar, yok işte köpek kısmetine gelmiş, yok sahip olarak onları seçmiş, yok mekanın enerjisiymiş. Ama işte kardeşim hayvanlar tarım ilacı koklamaktan, yarı felç, yarı parkinson. O sıcakta arada tir, tir titriyor zavallılar. Ama bizim felsefeye göre, huzura ermişler.

Neyse, ilaçlama önleminin yanı sıra, her daim etrafı pürmüzle yakan bir kişi de görevlendirmişler eksik olmasınlar. Sırtında sanayi tüpüyle, kapsüllerin arasında ay yürüyüşündeki astronot gibi dolanıyor. Ama kısa pantolonlusu. Vücudu da bir hayli hafif. Sırtındakini alttan tutuştursan, LPG ile aya giden ilk insan olur. Diğer yandan bizim veganlar arada pürmüzcü her geçişinde, ağaç kabuklarını sıcak, sıcak mideye indirmeyi de ihmal etmiyorlar. Karamelize çam kabuğu, füzyon mutfağı. Reçineyi de sür arasına, mis! Profesyonel Pürmüz Bey’in de aslında ne yapacağı belli olmayan bir hali var. Ay diye çıkar, bakarsın güneşe yol alır. Abi sıcak seviyor. Canla başla, elde alev makinesi, sabahtan akşama kadar zemini yakmakta, zararlıyla son derece çetin bir mücadele vermekte. Ancak bu otomatiğe bağlanmışlık ve bazen arada ayaklarımızın yanından çok ince yaptığı geçişler, tedirgin etmiyor da değil. Arada, yalnız başına köşeye çekilmiş, civarında kimse olmamasına rağmen, pürmüzüyle derin bir sohbete daldığına şahit olanlar var. Ağzının kenarından sarkan, salyası, yangın söndürme tertibatı olarak sürekli, ateşin üzerine Demokles’in kılıcı gibi sallanmakta. Gectiği yollar da belli olduğundan,  tren yoluna para koyan çocuklar gibi, yol üzerine sebze koyup pişirtmek, çılgın bir eğlence halini almış geceleri. Arada zamanlamayı tutturamayanlar da olmuş elbet. Bundan beş sene önce bir kamp sever, zamanında yoldan çekilemeyince, tutuştuğu gibi ormana kaçmış. Bölge itfaiyesi ormanı dört günde söndürebilmiş. Merhumun kozalaktan bir heykeli var kamp alanında. Kampta kalan herkes, şayet karnını doyurmak istiyorsa, civardan bir şeyler bulup yemek zorunda. Son derece mücadele gerektiren bir ortam anlayacağınız.

Arada kamp çantaları sırtlarında, uzak diyarlardan gelen yeni dostlar oluyor, bizler Vietnam’daki çocukların, Amerikan askerlerine saldırdığı gibi, yiyecek neleri var diye guruplar halinde askıntı oluyorduk. Yani bir zaman sonra kaptırmışım beni götürmesini işaret ederek ‘Amerika, Amerika’ diyor muşum, arkadaşlar uyardı. Ama yine de kimimiz hiç olmazsa bir sakız, bir çikolata koparıyorduk. Sonra bir de o paketler açılırken dost kavgaları. Ama Pürmüz Bey, hep tek dal sigara isterdi el işaretiyle.

Bitlerin çekilip de, görevi sivrisineklere devretmesiyle, yine herkeste ayrı bir telaş başlıyordu. Kara ve hava harekatı ağırdı. Kol, bacak hareketleriyle kovalamaya çalıştığımız saldırgan böcekler, uzaktan bakanların bizi, görünmez bir düşmanla kavga eden şizofrenler gibi algılamasına sebep oluyordu. İlk gelenler, geleneksel bir dans seyrettiklerini bile düşünmüşlerdi, ta ki onlar da aynı sebeplerden dolayı aramıza katılana dek. Bunu otuz kişi aynı anda yapınca da, civardaki bazı işletmeler bir tarikat olduğumuz yalanını uydurmuşlar ve bulunduğumuz yere gelecek müşterileri kapmaya başlamışlardı. Tüm Antalya turizm acenteleri ilkel kabile gezisi diye bizi ziyareti tur olarak satıyorlardı. En tecrübelilerimiz, ve konaklamada kıdem elde etmiş olanlar, sivrisineklerin bir dert olmadığını, asıl dikkat edilmesi gereken hususun, nem olduğunu söylemekteydiler. Yine de kaldığımız yerin az ötesinde olduğunu bildiğim bir tarihi yerleşkenin, okul çağlarında iken tarihine göz atmışlığım vardı. Kos koca medeniyetin, sivrisinekler tarafından yıkılmış olduğundan haberdardım. Zavallılar, öylesine acayip ve devasa bir medeniyet kurmuş olmalarına rağmen, sıtmadan can vermişlerdi. Tarihi mezarlar hala titremekte.

Kapsül duvarları ince ve kaderler de aynı olunca gizlimiz saklımız bir müddet sonra olmuyor. Yetmiş iki buçuk milletten arkadaşlar mevcut. Hepsinin tuvaletteki hali izlenesi. Ben de öyle yapıyorum. ‘Nasıl yani?’ demeyin. Hayır, sapık da değilim elbet. Ve lakin görmek için o yana bakmanız kafi. Bir odacık var derme, çatma. Alafranga tuvalet de içinde. Kargıdan kapısının altı ve üstü yok. Zemin, istiridye kabuklarıyla kaplı beton.  İlk başta kabukların kullanılmamış olduklarını düşünmek istiyorsunuz. Ama işte, ‘hiçbir şey ziyan olmamalı’ felsefesi, olayı hangi boyutlara taşımıştır emin de değilim. Tuvaletin duvarını oluşturan kargılar da aralıklı elbet. Kapı dediğimiz şey ise, kapı kasasını ortalamış yine aralıklı kargılardan bir paravan. Oturduğunuzda, yüzünüz ve ayaklarınız açık, göbek kusurlu bulunmuş olacak ki, buzlanmış. Gelsin mimikler, gitsin figürler. Ama suratlarda hep ‘ben sadece burada oturuyorum, yaptığım başkaca da bir şey yok!’ ifadesi. Hatta ‘ben o işi çoktan bıraktım! Yetişemediniz!’ Tabi doğal olarak dedim, ‘işin bu kadarı bana fazla.’ Yakınlardaki bir benzin istasyonunu mesken tuttum. Arada bir de gidip benzin alıyorum. Yirmi lira, yirmi lira depo dolduruyorum. Nasıl olsa eve giderken kullanacağım. Kamp yerinde doğada yemek için bulduğum her şeyi içime atıp, biriktirip, sonra gidip, yine aynı içimi, oraya dökmeyi de ihmal etmiyorum. Bir nev-i terapi, günah çıkarma da denebilir. Mideyi bozmadığın sürece gidip gelmeler sorun değil. Tek sorun bir vegan kardeşin arabanın lastiğini ısırma ihtimali.

Gel zaman git zaman susuzluk peydah oldu. İçmek lazım. Zira güneş gözlüğümün içine Lepistes koy süzülsün. Havada ağır bir nem… Yüzmeye gitsen, kumsal güneşin örsü olmuş, yamyassı çıkarsın. Aynen kıdemlilerin bahsettiği gibi. En yakın bakkala o sıcakta yürümek, adamı çişine meftun eder. Titizim! Biraz araştırdıktan sonra, toprağı kazmama gerek kalmadan, suyu bir tulumbadan tek başına sızarken yakaladım. Etrafındaki arılarla bir mücadeleden sonra, sudan bir yudum aldım. Ama biraz tuhaf geldi. Sordum ‘ne suyu bu?’ Pürmüz Abi uzaklardan atıldı ” biz bulduk , beğendin mi?’. Diyemedim ‘fosseptiğe sondaj mı olur birader?’

Akşam oldu. Elektrik bulunalı biliyorum ki bir hayli zaman olmuş, ancak kaldığımız yerin de bir özelliği vardı ki, o da ışık olmamasıydı. Adamların reklamı bunun üzerine. ‘Bilmem ne kamping! Işık yok!..’ Benim ümitlerim gibi, her yan sönüktü. Kapsüllerimizi el yordamıyla bulacağımız kesinlik kazanmıştı. Takıldım bir ateş böceğinin peşine ilk söndüğü kapsülde, daldım içeri. Kapısını da zor bela kapatırken, içeride kaçak bir malik olmasın diye kontrol etmeyi de ihmal etmedim, son bir sıkımlık ateş böceğiyle. Zaten alan dardı ve bu kapsülle yörüngede ne kadar bir zaman kalacağım da belli değildi. Kulağım geri sayımda, tek gözüm açık, botlarım ayağımda bağlı, uyumaya çalıştım. Her an bekliyorum, ‘three , two , one , zero , fire…’ Huston beni duyuyor musun? Çıralı çık aradan. Duvarları, beyaz, arı tülünden, zemini, yerden yükseğe kütükler üzerine kurulmuş, beşgen ahşaptan, 176 x 176 cm. Hani tam bana göre bir kapsül. Bir santimle kurtarmışım işi. Ama ayağımda botlarla, tabanların kalınlığından sebep iki santimle de sığamamaktayım. Rahat bir uyku, bilemedin uçuş olsun diye, çıkarıverdim pabuçlarımı ayağımdan. Lakin işte, uyurken mukayyet olamamışım, cibinliğin ucundan sevgili ayağım çıkıvermiş. Ağabeyler, ablalar; Ne kadar et obur canlı varsa, sabaha kadar başına oturmuşlar, baş parmağın, biraz kenarından, biraz köşesinden derken haylice çökmüşler. Tamam hepsini anladım da, tırnak ile deri arasına, hangi teknikle girdiniz be mübarekler? Sabaha kadar fark etmemişim, artık ne tür bir anestezi uyguladılarsa… O cüsseyle nasıl bir narkotik malzeme üretiyorsunuz? Pürmüz Bey arada kesin yutuyordur bir tane. O sıcakta, sabahtan akşama alev makinesiyle oynayabilmek, sabit bir kafa ister yani. Nasıl bir laboratuarınız var da, bir böcek olarak, yediğiniz, içtiğiniz, eti, otu, suyu, kanı böyle etkili bir müsekkine çeviriyorsunuz? Haplanan gelmiş, benim başparmağı bulmuş, atarını da yapmış. Sabaha kadar teslim etmişim canımdan bir parçayı, tetikte uyuyorum sözüm ona, kapsül bu uçar mı uçmaz mı?

Derken elinin körü bir saatte, kapsülümün önünde ördek, tavuk, kaz ne varsa kazan kaldırdı. Felç olsan ayaklanırsın. Uyandığım yeri önce yadırgadım.  Gürültü inanılır gibi değil. Dedim, ‘ya kapsülü ateşlediler ve artık kaçmak için çok geç, ya da pelikanlara yapılan eziyetin bir başka örneğine şahit olacağım. Dua ettim ki Pürmüz ağabeyi kapının önünde, uygunsuz bir vaziyette görmeyeyim. Kargılar arasından, tropikal bir ormanlardaki kokain çiftliğinde, esaret süren misyoner tutsak edasıyla, bir göz kapağı uzattım olan bitene. Kirpikleri gagalatmamaya dikkat ettim elbet. Verilmiş sadakam varmış ki, çoktan sabah olmuştu. Bu yaygara nedendi? Beraber kamp yaptığımız arkadaşım, kapsüllerin arasından, yönünü bana çevirince bütün mahlukat farklı, farklı yerlere dağıldılar. Yüksek bir sesle ‘ haydi!’ dedi, ‘doğa yürüyüşüne”… ‘Tamam!’ diye cevap verdim aynı coşkuyla. Zaten stresli bir gece geçirmiştim. Her daim ‘tetikte’. Kutunun içinden çıkıp biraz hava almak da iyi olacaktır diye düşündüm. Yani mahlukatın tantanasının enerjisinden midir, yoksa kulaklar yeterli desibeli aldıklarından ötürü, artık ses tutmuyor mudur bilinmez, resmen bağırıyorduk birbirimize ya hu. Neden sonra bir kendime geldim, çorabımı giyeceğim. O da ne?  Bir ayak tamam, ancak öbürü yok! Yani bir ayak var aslında da, işte acaba bana mı ait? Lakin bu tanımadığım ayak,  üstüne üstlük bana da takılmış. Eskisi görünürde yok. Yükte hafif, pahada ağır ne kadar organım varsa kontrol ettim. Neyse ki böbrek yerinde. Her gece süzülmesi gereken, beş, altı biram var. Ayağa bunu yapanın böbreği almamış olması da beni biraz işkillendirmedi değil aslında. Ama çok şükür!

Neyse, bir zaman sonra, ayağımı serçe parmağımın tırnağından tanıdım. Arkadaş Jaguar’ından bir ayakkabı çekeceği getirdi de, ite kaka, sığdırdım botlara, doğa yürüyüşünün ilk on iki metresine eşlik edip, daha sonra geriye döndüm. Arkadaşlar ise, kampın kapısından çıkıp uzaklara doğru yol almak ve akşama kadar sırra kadem basmak üzere yola çıktılar. Grup öğleni bulmadı, bir kuyruklu yıldızın meteorları gibi tek, tek düştüler kampa. Yıldız da hızını alamamış olacak ki, çarptığı yerde kalmış. Ertesi gün, öğleden sonra köylüler getirdi. Yüz elli avrosunu aldılar.

Yalnız kalınca, ayağıma da iyi gelir düşüncesiyle denize girmeye karar verdim. Su sıcaklığı harikaydı ve hayatta denize girmeyen ben, o gün kazasını da girdim… Saatlerce yüzüp, keyfini çıkardım. Ömrümde denizden tek haz aldığım zaman, işte o zamandı. Ancak sudan çıktıktan sonra, fazla tuzlu kalmamak da gerek. Tuzdan sebep derim çok gerilince, uçar haşereler, adamla bendir çalıyorlar. Duş alacağım. Ancak suyun durumu da malum olduğundan, bir türlü cesaret edemiyorum. Neden sonra aklıma geldi tulumbadan içmişliğim. Bu defa da çaresiz deri emilimi yapacaktım. Trakenin hallicesi. Etkisi geç gelecek, ama uzun sürecekti. Öldürmeyen şey güçlendirir mantığıyla, daldım soğuk diye düşündüğüm suyun altına. In placebo we trust!

Ne fayda, heyhat su kaplıca suyu gibi. Yumurta koy, kaynasın. Al hıfsızsıhhaya gönder, bin bir çeşit hastalığa dermanın keşfini yapsınlar. Ama kesin sonuçlar elde olmadığından, ağzım burnum yara olmasın diye, dualar ettim, işi tevekküle bağladım. Öldürmeyen şey, yapış, yapış edermiş meğer. Etrafta örümcek, bukalemun bana tapıyor. ‘Su ne kadar soğuk, ne kadar güzel değil mi?’ diye sordu Pürmüz Bey. Tulumbadan fayda sağlamaya cüret eden kimi görürlerse, işletmecilerin yüzünde  hep bir petrol bulmuş mutluluğu.

Ortamda sabun kokusu duydun mu, dünyan değişiyor. Misk-i amber. Kış olsun, yaz yaşatır… Etrafta görülen tek köpük sıcaktan bunalmış hayvanların ağzında. Köpeği seveceğim, hayvan toprakta debeleniyor kaşınsın diye. Kediyi seveceğim, kene kaplama, deriye ulaşmanın mümkünü yok. Seversen şayet çekirge var. Ama doğal ortamında sevmen için, birlikte zıpmalan şart. İşin felsefesi orada bu…Ya da yanına çağıracaksın, zıplarsa sana ne ala. Yoksa çevreci arkadaşlar yadırgıyor. Çekirgeye bir yanlış sevgi gösterisi hatasında bulunursanız, sizinle tüm tatil boyunca asla konuşmayacak, yüz kedisini bir arkadaşına emanet ederek tatile çıkmış, avukat ablalar mevcut.

Tatilimin ikinci günü, son bir hamleyle, bir on gün planlamış olmamıza rağmen, multi zengin arkadaşlara, bir bahane ile önce lastik yanaklarında diş izi olup olmadığını kontrol edip kendimi arabama attım, kapıları kilitledim. Dediler bari deponu dolduralım. Bu aralar elin dar. Aklıma geldi depoyu ufak, ufak doldurduğum. Bidona da koysak ayıp olacak. İşlemeyen ayağımın yerine de bir sopa bağlayıp, gazladım yuvama. Hesap mı? Her gün için iki bungalov parası. Ayak mı? İki sene geçti halen yaralar var. Arada yolup kanatıp zevk yapıyorum. Böbrek süzmeye devam etmekte, antrenmanları daha da ağırlaştı. Zor günler için saklıyorum.

İlk Yorumu Siz Yapın

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir