Son Tebessüm

Babam öldüğünde, ölümün ne olduğunu anlayacak yaştaydım.

Denizin kenarında oturmuş, sağlığımın en kötü zamanlarında bile en hayırlı dostum olan sigaramı içime çekiyordum. Arkamdan gelen ayak sesiyle irkildim. Öğle paydoslarında her zaman buraya geldiğimi bilen Dilek’ti arkamdaki. Yüzünde tuhaf bir his dolanıyordu. Bana bir şey söylemek istediği belliydi.

-Ne oldu?

Soruyu sorarken, sanki bir ölüm haberi alacakmışım gibi hissettim. Ağzında bir şeyler geveledi Dilek. Ne zaman sıkılsa, çekinse saçlarımla oynar, elleri titrerdi. Şimdi olduğu gibi.

-Az önce ablan aradı Mert. Şey… Maalesef baban ölmüş.

Yüzümü tekrar denize döndüm. Beni hasta etmiş olmasını yüzüne hiç vurmadığım hayırlı dostumdan bir tane daha çıkardım paketten. Titreyen elimdeki çakmakla ucunu yaktım. Dumanı derin derin içime çektim. İşte o an ciğerlerimin yanmadığını fark ettim. Demek acım bitmişti. Kılım kıpırdamadı.

-Yarın sabah önemli bir toplantım var. Bu akşam biraz geç çıkıp hazırlık yapmalıyım. İstersen sen de kal.

Dilek, bu tepkisiz, duygusuz halime pek bir anlam verememiş olmasına rağmen hiç üstelemedi. Belki de sormasını bekledim ondan, bilmiyorum. Sorsa, içimdeki bütün zehri kusacaktım ve rahatlayacaktım aslında. Ama sormadı. ‘Görüşürüz’ diyerek yanından ayrıldım.

O gece epey geç saatlere kadar kaldım şirkette. Ertesi sabah gerçekten önemli bir toplantım vardı ve ben hayatımın bu en önemli fırsatını iyi değerlendirmeliydim. Ne de olsa Nihat Bey’in hayali olan projenin sunumunu yapacaktım ve başarmam demek terfi etmem anlamına gelecekti. Yorgun ayaklarım dayanamadı ve beni caddenin karşısındaki taksi durağının önüne sürükledi. Sıradaki arabanın arka kapısını açıp, kendimi içeriye atıverdim.

-Beylerbeyi’ne lütfen.

En az yarım saat sürecekti yol. Cep bilgisayarımı çıkarttım ve neler olup bitmiş diye haberlere göz atmaya karar verdim. Şoför dikiz aynasından gayri ihtiyari bana bakıyordu. Gözleri korkutmuştu beni. Tanıdık gelmişlerdi sanırım. Aynı kan bürümüşlüğü, aynı öfkeyi, aynı kabalığı görüyordum bakışlarında. Hafifçe sağ tarafıma yaslanarak ekranı aşağı yukarı kaydırmaya devam ettim. Tam olarak emin değilim ama artık yavaş yavaş köprüye yaklaşıyorduk.

Birkaç gün öncesine gitti hafızam. Ya da birkaç haftaydı, tam olarak hatırlamıyorum. Koruda yürüyüşe çıktığım bir gün, kulağıma gelen çığlık sesine doğru yönelmiş ve bir kıza adamın birinin tecavüz etmek üzere olduğunu görmüştüm. Aslında kavgadan çok uzak olan ellerim vardı ama o gün nasıl olduysa, bütün gücüm yumruklarımda toplanmış ve adama birkaç yumruk sallamıştım. O kaçıp giderken peşinden gitmek değil de, kıza yardım etmek zorunda kaldığımı hatırlıyorum. Karakol, savcılık falan derken, benim için hayatımın yoğunluğu içerisinde askıya aldığım bir olay olarak kalmıştı bu olay. Ta ki dikiz aynasından beni kesen o bir çift göze yeniden ve daha dikkatli olarak bakana dek. Telaşa kapılmışlığımı hatta korktuğumu belli etmemeye çalışarak, programımın değiştiğini inmem gerektiğini söyledim. Ama artık köprüden önce son çıkışı geçmiştik. İçimden bir sürü kurtulma planı geçiyordu ama bir türlü uygulama cesaretini bulamıyordum kendimde. Derken bu korkuyla ve şoförün beni ısrarla dikizlemesiyle Beylerbeyi’ne geldik. Evim cadde üstündeydi. Binanın önüne vardığımda net konuşmalar geçiyordu o bir çift gözün sahibiyle aramızda:

-Burada ineyim.

-Tabi.

-Borcum ne kadar?

-Borcun çok. Babanın borcunu da katarsak, ödeyemezsin.

-Anlamadım.

-Hatırladın mı beni? Babanın kumar borcunu ödemediği Ali ben.

-Sizi tanımıyorum.

-Tanıyorsun. Ya da birazdan tanıyacaksın.

Arabanın kapısını açıp dışarı fırladım. Ciğerlerim parçalanırcasına koştum. Kan ter içindeydim artık. Evim bu kadar uzak ve karanlık bir yolda olamazdı. Koştum. Koştum.

Uyandığımda delirmiş gibiydim. Hiç böyle bir kabus görmemiştim. Masaya dayadığım başım zonkluyordu. Hemen kalktım. Patronu aradım. Gecenin saat üçüydü ama umurumda bile değildi.

-Nihat Bey merhaba. Rahatsız ediyorum ama, babamı kaybettik. İzmir’e gitmem gerekiyor. Yarın sabah toplantıya katılamayacağım. Ayrıca sunumum da hazır değil. Yani isterseniz beni kovabilirsiniz.

Gelecek cevabı hiç beklemeden telefonu kapattım ve havaalanının yolunu tuttum. Haksızdım. Haksızlığıma rağmen, başkalarını suçlamak sevdasından, hele ki ölmüş birini suçlamaktan vazgeçmeliydim. Bu benim son vicdan muhasebesi yapacağım bir olay olabilir ve bir daha buna fırsat bulamayabilirdim.

Artık içim rahattı. Uzun yıllar sonra İzmir bana her zamankinden daha güzel gelmişti. Belki de içinde artık daha temiz olarak yaşayacak bir ben olduğum içindir. Bilmiyorum.

Gözlerimden yaşlar süzülerek mezarlıkta son görevimi yerine getirip, annemin koluna girdiğimde artık tertemiz bir adamdım. Çevremdekiler tarafından kabul edilmeyen ne yapmış olursam, ne yapacak olursam olayım, artık buradaydım. Ve sadece kendime hesap vermem gerektiğini ve bu hayatın, benim hayatım olduğunu bilerek… Üstelik de ne olursa olsun, en azından bugün babam için hayırlı bir evlat olmuş ve onun cansız yüzüne ilk defa tebessümle bakmıştım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir