Peki başka neler oldu o günlerde dede. Biraz da kendini anlatsana…

Gülümsedi. Beyaz bıyıklarını sarartan sigara dumanını, avurtlarını çökertecek kadar içine çekti. Gözlerini kısıp arkamdaki pencereye bakakaldı sonra. Ve aniden ellerini omuzlarıma yasladı, dudaklarını hafifçe araladı.

Dinle torunum… Dinle ki bu içinde yaşadığın yoz gelecek seni alıp yutmasın.

***

İlk işletmemi kurdum. 16 yaşında… Acıdan kuvvetlendiğimiz, dertlerimizi ortaklaştırdığımız insanların elini sırtımızda hissettiğimiz bir zaman diliminde…

Odamda oturuyordum evlat. Annesinin elindeki mamadan gözlerini alamayan muhtaç bebekler gibi televizyon izliyordum. Ekran gediklisi siyasetçiler, kuruldukları köşelerinde masaj yaptırıyordu yaverlerine. Konuşmaları ya geleceğin bile geleceği olacağımız vaatleriyle devam ediyordu, ya da geçmişte yapılan büyük işlere öykünerek sürdürülüyordu. Koşar adım gidiliyordu yani senin anlayacağın o meşhur Kasım ayına. Şimdilerin yakıcı geçen, o günlerin ise vücut titreten sonbaharına…

Hani, İklim değişir Akdeniz olur” demişti ya Kemal Burkay, Türkiye siyaseti de bir umut yaşıyordu sonbaharı o günlerde. Alışkanlıklarını değiştiriyordu. Çınarları tokatlayan rüzgarın marifetiyle döktürüyordu kuruduğunu söylediği yapraklarını. Heybesini yeni ürünlerle dolduruyordu. Yalnız iyi mi yapıyordu yoksa kötü mü kimse bilmiyordu. O günlerde yani…

Zihnimde gezinenleri haykırma niyetindeydim ki susturdu beni. Oturduğumuz tek göz odada, köşeleri ıslık çalan pencerenin hemen yanı başında, şahadet parmağını dudaklarına değdirdi.

Önce dinle evlat. Dinle ki bir dönemin gökdelenlerinin gölgesinde yaşayanların, ağaçların hikmetine inanmayanların, yaratılan teknolojiyi savaşlarla boğazlayanların dünyasını anlayabilesin.

Aslında ne olursa olsun güzeldi sonbahar o yıllarda. Mücadelenin ilk haberini verirdi. Yazın rehavetini ilk o göğüslerdi. Çetin kışa hazırlamak için seni, gecesini gündüzüne eşitlerdi. Ki öyle başlamıştı 16 yaşımın sonbaharı da. Devamında farklılaştı sonra. Önce batın, on yıllardır da zahir anlamıyla… Kışı getirmiş, ilkbaharı müjdelemez olmuştu. “Geleceğin bile geleceğine varacağız” söylemine teslim olmuştu bir anlamda. Yazdan başka günü vaat etmediğini dudaklarından düşürmez olmuştu. Yani sonbahar da siyasete uymuş, yalan söyler olmuştu.

Tamam dedik ya biz… Demez olaydık. “Hele bir kış geçsin”i aklımızdan geçirmez olaydık.

Yazdan kastedilen 12 ay boyunca iliklerimizi kavuran, şimdilerdeki bitmeyen sıcak değildi dede öyle değil mi? Öyle olsa bunu kimse müjde diye söylemezdi herhalde.

Haklısın evlat. O yılın Kasım’ından sonra 30 sene siyasetçilerin kışını yaşadık biz. Onun üzerine de bir 30 sene teknolojiye küsen doğanın kavurucu yazı… Yani anlayacağın evlat, geçmişten hatırımızda kalan soluk da olsa mavi gökyüzü, artık gri…

Tablasında küle dönüşen sigarasından son nefesini aldı dedem.

Ey Kemal Burkay, bir türlü çıkamadık Akdeniz’e görüyor musun? Ya sen Nazım usta. Kızgın mısın bize, motorları maviliklere süremedik diye?

Neyse, madem “biraz da kendinden anlat dede” dedin, aşkımıza da kavgamıza da o günlerde arena olan memleketime bir ara vereyim. Sokakta yaşadığımız günleri anlatayım sana, tarihe değil geleceğe yazdığımız dostlukları ete kemiğe büründüreyim zihninde. Çünkü tatmadın, bilemezsin…

***

Gitgide yayılmıştım yatağa. Başımın altındaki yastığı tombullaştırmış, döne dolaşa aynıyı dillendiren siyasetçilerin sesini kısmak için sehpanın üzerindeki kumandaya uzanmıştım. Göz kapaklarım da tüm kuvvetini kullanıyordu bu arada. Saatin henüz 9 olmasına aldırış etmeden uyumamı emrediyordu. Derken kulaklarıma bir ses çalındı o sırada. Vücudumu dikleştiren, gözlerimi fal taşına kesen, babamın dudaklarından dökülen bir ses… Dört kelimelik… Her sözcüğün üzerinde kendine has vurgusu olan, cılız ama gerçekçi bir ses…

“Biz bunu ödeyemeyiz Ayla!”

Evet, böyle söylemişti babam anneme. Üzerine başka sözcükler de boca ettiyse bile ben duymadım. Her akşam semtimizin farklı köşesinde toplandığımız arkadaşlarımı bu kez farklı bir oturum için çağırdım. Ve virgülüne dokunmadan aktardım onlara da duyduğum 4 kelimelik cümleyi. Her birini ilkokulun ilk gününden tanıdığım dostlarımın fikirlerini duymayı bekledim.

Önündeki suya uzandı dedem. Bardağın dibini gördükten sonra da…

Eskiden suyun bile tadı vardı evlat… Neyse nerde kalmıştık. Heh, içlerinden biri atıldı, toparlayalım dedi. Oturduğu merdivenden kalkan bir diğeri de “Bu kadar kişiyiz ya…” diye destekledi. Babamın, “ödeyemeyiz” dediği tutarı bile bilmediğimi söylediğimde ise hemen arkamdaki elini omzuma devirdi ve “Biz bir başlayalım da…” diye katkı verdi diğerlerine.

Duygulanırdın ama ağlamazdın o günlerde evlat. Yeni yeni delikanlı olduğumuzu hissediyoruz ya tabi, yakışmazdı.

Hemen orada kurguladık nasıl para kazanabileceğimizi. Hani başta demiştim ya işletme kurdum diye, o zamanlar semtlerde her işletme bir nevi komün olurdu. Yöneteni olmayan üretimi ortak bir amaç için yapılan komünler…

Araya girdim. “Komün” sözcüğünün anlamını merak ettiğimi söyledim. Hiç yapmam aslında Beyaz sakallarını sıvazladıktan sonra göbeğini zıplatacak şekilde kahkaha attı dedem. Ancak yüz ifadesindeki buğu dağılmadı, fark ettim.

Boş ver evlat. Gençlik yıllarımızdan bir zırva işte… Bak yine unutturdun nerede kaldığımı…

Heh, en büyük gelir kapısı olarak dostum F’nin babasının; o günlerde ticaretin yoğun yaşandığı, bugün ise bir harabeye dönüşen Tahtakale’deki hediyelik eşya dükkanını belledik. Satışını yaptığı koltuk altı keçelerinden ve buzdolaplarına yapıştırılan magnetlerden satmak için isteyebilir ve böylece para kazanabilirdik. Diğerleri de F ile benim getireceğim magnet ve keçeleri komşularına satmayı deneyebilirdi. Ve o an birleştirdiğimiz harçlıklarımızın üzerine, kazanacağımız paraları da ekleyerek babamın borcunu ödeyebilirdik.

Böyle de olmuştu. Birkaç küçük nüansla… F’nin babası bize keçe ve magnetleri karşılıksız vermişti. Bir daha para lafını edersek de yaşımıza falan bakmayıp kulaklarımızı çekeceğini söylemişti.

Diğer nüanstan ise çok geç haberimiz olmuştu F ile birlikte. İstanbul Üniversitesi’nin önündeki “Sahaflar Çarşısı”nda açtığımız tezgahta keçe ve magnet satarken, Sultanahmet Meydanı’nda “koltuk altlarına keçe, buzdolaplarına magnet” diye bağırırken, “cep telefonu” dediğimiz aletini satmış dostlarımdan biri. Parasını da biriktirdiğimiz havuza bırakmış. Ve üç gün sonra tüm keçe ve magnetlerden kazandığımız parayı, birleştirdiğimiz harçlıklarımızın üzerine eklediğimiz sırada hesap çıkmıştı ortaya. Biraz burulmuştum, bir şey diyememiştim. Giden “cep telefonu” nu geri getiremezdim. Çaresiz saymıştım ben de, avuçlarımın içine iliştirilen parayı. Bugünün ne kadarı olduğunu kestiremiyorum ama o gün 300 milyon liraydı.

Eve gittim. Nasıl söylerim babama, nasıl veririm, verebilirim diye ışıklarını kapadığım odamda kara kara düşünürken kendiliğinden aralanan dudaklarımdan sızmıştı “baba” sözcüğü. Bir an telaşlanıp çevik adımlarımı salona doğru atmıştım ki o da seslendiğimi duyduktan sonra bana doğru yürümüş, salonun kapısının önünde buluşmuştuk.

Uzatmayacağım, parayı avucuna bıraktığımda şaşırmıştı. Bu ne şimdi, kimin bu paralar, gibi sözcükleri dudaklarından devirdiyse de cevap vermediğimde anlamıştı. Ne hissettiğini hiç söylemedi. Ama şundan eminim ki gurur duymuştu benimle. Dostlarımın sayesinde.

İşletme, buzdolabı, hediye, komşu… Diğer hikayelerinden de duyduğum; siyaset, televizyon, cep telefonu, Kemal Burkay ve Nazım usta… Dedemin hikayelerini bilmediğim kelimeleriyle seviyorum. Merak dahi etmiyorum anlamlarını. Hiç sormadım. Sadece bu hikayesinde, bir kere… Neydi o sözcük, komün mü?