Dünya küçük derler ya İzmir daha küçük valla bak. Her an bir ilkokul arkadaşın, ortaokul ya da eski mahalleden o top oynağın saçaklı saçlı kızla karşılaşabilirsiniz. Hatta öyle ki senin amcakızın üniversiteden arkadaşının eşinin okul arkadaşı olabilir. Bunların hepsi ayrı güzel ama bir de tadından yenmez bir durum var ki şöyle anlatayım; yolda yürüyorsun pazar alışverişi yapmışsın, sıcakla saçlar başlar dağılmış, tek isteğin bir an evvel eve gitmek. Sen bu telaş içinde koşuştururken biri geliyor karşından. Göz göze geliyorsunuz, çıkaracaksın, tanıcan ama nereden? Sana doğru yaklaşıyor, o seni çoktan tanımış. Suratındaki kocaman gülümsemeden anlıyorsun bunu. Tabii o sana emin adımlarla gelirken, aklından geçenleri gözlerinden okuyup okumadığından da emin olmak istiyorsun. Şayet aklından geçenleri duysa ya da hissetse suratına iki şaplak atıp yoluna devam etmesi çok muhtemel.

Allah Allah ne düşündün bu kadar da o şaplağı yiyorsun dediğinizi duyar gibiyim. Ne düşüncem, karşımdan geleni bir görseniz! Ortaokulda saçlarını iki yanlarından beyaz kurdele ile toplamış, dizine kadar beyaz çorabı çekmiş, yanakları pembe pembe ortalıkta dolanan… Köşedeki çöp tenekesine kalem açmaya gittiğinde platonik aşık olduğum çocuğunda koşarak yanına gittiği… Sınıftaki erkeklerin sırf onun dikkatini çekmek için sulu boyada kullanılan suları içtiği, beden dersinde sucuk gibi terleyene kadar koşup kıpkırmızı yanaklarla yandan yandan poz kestikleri, onun baktığını gördükçe potaya yapıştıkları kızdı tabii. Onu nasıl tanımam.

En son uğradığım tezgahtaki yumuşamış çileklerin tadına baktığım ellerimin yapış yapış olduğunu hissediyorum, farkında olmadan ellerimi ovuştururken. Adeta bir şeylerin intikamını alma dürtüsüyle gözlerimden ateş çıkarken hiçbirşeyden habersiz nasıl da tatlı tatlı gülümseyerek geliyor oysa bana doğru. Sarılıyorsunuz sanki dün ayrılmış gibi tuhaf şey, sıcacık pamuk gibi oluyor kalbin. Sanki bir anda; beyaz gömlekli, gri etekli, dizine kadar beyaz çoraplı, upuzun saçlarını tek örük yapmış kıza dönüşüveriyorsun.

Okula gitmeden bi koşu pazara git de bir kilo çilek al demiş annen. Çilekleri eve bırakıp okula gitme telaşı var içinde. Okulun en havalı kızıyla kankasın sonuçta sana da bir şeyler bulaşmış. Çilekleri acele ile eve bırakıp okulun yolunu tutmadan ilk derse girmeyelim, hadi bir soğuk limonata içelim diyoruz aynı anda ikimiz. Buz dolu bardağa lıkır lıkır ev yapımı limonatayı dökerken zaman dursa diye geçiriyorsun aklından. Derse girmemek, olsa en büyük heyecanın… İlk derse girmedin diye merdivenlerde seni bekleyen müdür yardımcısına ne diyeceğim, olsa en büyük korkun. –Platonik aşkına ne yapsan da dikkatini çeksen, olsa tek telaşın… Diye dalıp gitmişken…

Limonatacının, “Buyrun” demesiyle irkiliyorsun haliyle. Elini buz gibi yapan limonatanı alıp bir gölge yer bulup oturuyoruz minicik taburelerin üstüne. Rahatlık çok da umurunda olmaz o gün de, bugün de. Limonatanın tadı bile yaptığınız muhabbettin tadını geçemez. Buz gibi limonatayı sen bir hışımla içerken onun ne kadar da hanım hanımcık içtiğini fark edip yavaşlarsın. Eskiden kalma bir bakış, bir gülüş ararsın her kelimede ve her bulduğunda da tadını çıkarırsın sohbetin, dün de bugün de. Aklına gelmez hoca bugün ne anlattı ya da akşama ne yiyecek çocuklar, demezsin. O andasındır ve keyfine diyecek yoktur.

Sınıfın duvarına çizdiğimiz elma ağacının dallarındaki her bir elmaya kendi isimlerimizi vermişti öğretmenimiz. O zamandan belliydi okuyup doktor olacağı ki her hafta kıpkırmızı olurdu elması, benim tatliş yeşilden biraz koyu kırmızıdan hallice elmamdan. Yok yok okuyamam öyle altı yıl sabrım yok derdim dün de, bugün de. O yüzden kestirmeden okudum çok şükür alıverdim mesleğimi elime. Tamam bir doktor kadar olmasak da var tabii bizimde kendi çapımızda etrafımıza faydamız. Öyle böyle havadan sudan derken güneşi kaçırmışız valla deyip kalkıyoruz. Eee haliyle evde iş güç çoluk çocuk bizi bekler. Sorumluluklarımı bilirim çok şükür dün de bugünde…