Şiir Gibi

16 yaşlarında bir velet, henüz yakmasını beceremediği sigarasını eline tutuşturmuş, bir küçük not defteri ile kurulmuş kıyısına İstanbul’un. O meşhur fotoğrafı vardı, Ceza’nın albüm kapağı zannediyorum. Elinde bir kağıt-kalem ile boğazın kenarına kurulmuş söz yazıyor. İşte 16 yaşında bir velet, içinde yanan komünizmi kağıda dökmeye çalışıyordu, Nazım gibi…

Kağıtta yazan; kavga, aşk, emek sözcüklerinin içi boştu. Ya kelimeleri hakkıyla dolduramıyordu ya da kelimeler üstüne büyük oluyordu. Demek bu şiir denilen şey masmavi suların dibinde veya enfes bir manzarada yazılmıyordu. 5 yaşlarında ağbisinin okuduğu ”Kara Toprak” adlı şiiri ev ödevine binayen evdekilere okumuş. Bu velet lafın gediği ile buluşmasını hayran hayran dinlemişti. Okuma yazmayı bilmiyordu. Ancak şiirin kesişim noktaları ile yıldızlarda dans edebiliyordu velet.

Okuma yazmayı söker sökmez kırmızı ciltli o kitabı aldı avucuna. Aşık Veysel’i buldu. Kara Toprak‘ın içinden duyduğu ile değil okuduğu ile kayboldu bu sefer. Ağbisinin okul kitabındaki fragmanmış meğerse, iki kıtalık… Deryasını buldu velet.

Kitabın kapağı hareketlendi. Bir sayfa dile geldi. Sayfa açıldığında Sait Faik Abasıyanık yazıyordu. 7 yaşında bir velet için pek afilli bir isim, ortalıkta Serkanlar Mehmetler dolaşırken. Mozart 9. Senfoni’yi bestelerken odada olsa anca öyle heyecan duyardı velet. Han Duvarları’na rastladı sonra, beş sayfa onu da yuttu hemencecik. Şiir obeziydi velet. Doymuyordu. Tevfik Fikret okuyor, zerre anlamıyordu. Aşık Ömer, Mehmet Akif, Faruk Nafiz tüyleri diken diken bir bebeydi o vakit.

Yaşı 12’lerde tanıdı Mayakovski’yi. Mayakovski de bebeyken neler neler yapmış dedi içinden. Abel Paz, Maksim Gorki, Pablo Neruda ile mektup arkadaşı oldu. Erdal Öz, Uğur Mumcu, Yaşar Kemal ile saklambaç oynadı çokça. Nazım Hikmet ile sırdaş oldu. Ah Taranta-Babu… 12 yaşında bir bebeye yapılır mı bu?

14’ünde Marx’ı Engels’i tanıdı. Necip Fazıl’ın ”Beklenen” şiiri ile hıçkırıklara boğuldu. Yazmaya başladı işte o sıralar. Manzarada yazamadı tabii. Hiç manzaraları cümlelerle buluşmamıştı bebe. İstediği bir memlekette değil ”Memleket İsterim” de bulunca insan kendini.

Hazır cevap, atikti. Koşuyordu belli. Geride bıraktıkları küçülüyordu gözünde. Sayısız ”Sol” dergilere, mitinglere çağrılıyordu. Küçük insanları kullanan aşırılar ile de burada tanıştı. Gece karanlığında tuvalete yürürken, boncuk boncuk terler ile koşuyordu. Dönüp varınca yatağına Allah ile konuşuyordu velet, monolog… Din ile tanıştı. Sonra tanıdı aşırıları, korktu. Yenmekte zorlanınca Allah’a döndü, ne yazdığını okudu. Ayırt etmeden hepsini Kuran’ı Tevrat’ı İncil’i… Rahatladı velet.

Ancak yalnızdı velet. Öyle tek ve öyle korkaktı ki… Hiçbir öngörüsü tutmuyordu. Hiç istediği olmuyor. Hiç anlaşılamıyordu. Önce anlamak sonra anlaşılmaktı onun için. İlk adımı iyi attı ikincide sendeleyince yere kapaklandı.

Bu sabah onu ziyarete gittim. Kadınlara çiçek almaktan zevk duyar, erkeklere çiçek alınmıyor oluşundan nefret ederdi. Güzel kadınları, güzel çiçekleri, güzel havaları, güzel olan şeyleri severdi. Küçükyalı’da bir mezarlığın bahçesinde zırlıyordu velet. Henüz 17si bitmemişti. Hırçın ve ergendi. Kendi kuvvetinin altında ezilirken gördüm. Bulunduğum yer güzel değildi. Çağırmadım. Gözlerine baktım sadece gülümsedim özür dilercesine.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir