She Wants Revenge and Soğuk Sandviç

Sirkeci’de Doğubank İş Merkezi’nin ve Konyalı’nın arka tarafına geçtiğinizde büyük beyaz bir han görürsünüz. Bu hanın adı Kayserili Han’dır. Bu hanın önünde, havalar yağışlı olduğunda içinde sandviç yapan seyyar bir tezgah vardır. Yaşlı bir baba ve oğlu bu tezgahta, dünyanın en lezzetli ve Türkiye’deki çakal esnaf anlayışının tam zıttı bir anlayışla ekmekten malzemesi taşan sandviçler yaparlar. Hafta içi her gün akşam saatlerine kadar, cumartesi ise öğle saatlerine kadar bu abilere yerlerinde bulabilirsiniz. Benim tercihim dil, kaşar, Amerikan ve domates-biber oluyor genelde. Ancak siz bir gün eğer uğrarsanız, onlarca çeşit peynir ve salam çeşidinden; sucuk, pastırma dil gibi et ürünleri ve çeşit çeşit meze içinden istediğiniz seçkiyi yapabilirsiniz. Gerçekten de malzemelerin bolluğuna ve yediğiniz soğuk sandviçin lezzetine inanamayacaksınız.

Soğuk yenmesi makbul olan bir diğer yemeğimiz de intikam. Bir arkadaşınız size vurduysa o anda karşılık vermek yerine, hiç kimsenin beklemediği anda şlak diye yapıştırılan tokatın etkisi bambaşka olur. Basit bir şaka bile bu kadar keyif verirken, nakış gibi işlenen bir planla alınan intikam sanırım insana başka boyutlarda hazlar yaşatabilir.

Geçen hafta tesadüfen, intikam temalı iki film izledim. Bu haftaki yazımda da intikamı konu edinen birkaç filmden bahsedeceğim.

Kvinden i buret ile başlayayım. 2013 yapımı Danimarka polisiyesi yapım aslen Jussi-Adler Olsen’in roman serisinden uyarlama bir film. Seriye paralel devam filmleri de var. Arşivde kapanan dosyaları düzenlemesi için Department Q isimli birime atanan sorunlu polisimizin rahat durmayarak bu davaları yeniden açması üzerine konusu. Cnbc-e nesli, bu konuyu Cold Case dizisinden de hatırlayabilir. Sorunlu polis arkadaşımızın, hayattan keyif alarak yaşamaya çalışan ortağıyla yaşadığı diyaloglar ve atmosfer zaman zaman True Detective’in ilk sezonunu da hatırlatmadı değil. Coğrafya insanın soğukluğu ve abartısız oyunculuklar ile fena film değil Kvinden i buret. Üzerine biraz daha çalışılsa ve az daha zekice kurgulansa üst düzey bir iş çıkabilirmiş bu filmden. Yine de içerdiği öğelerle gayet tatmin edici bir film. Bu nedenle boş bir vaktimde serinin bir filmine daha şans vereceğim.

Maalesef bu filmden o kadar da keyif almamamın sebebi hemen öncesinde de El Cuerpo’yu izlemem sanırım. El Cuerpo her ne kadar başarılı bir film olsa da, bu konuda başarıyla yazılmış çok fazla iş izlemiş olmanın etkisiyle çok çok da etkilemiyor insanı. Özellikle de televizyon dizilerinden kaynaklanıyor bu durum. Diziler, olayları ve karakterleri uzun uzun anlatabildiği için sizi çok rahat çekebiliyor içine. Maalesef filmler bunu birkaç saatin içine sığdırmak zorunda kaldığı için bazı konular havada kalıyor, karakterlere derinlik veremiyor ve artık ister istemez anlatım konusunda dizilerle kıyaslanmak zorunda kalıyor. Bu nedenle de eğer yönetmen çok üst düzey bir iş çıkaramazsa dizilere mağlup olmak durumundalar. Çünkü birinin minimum 10 bölüm – 10 saatte yaptığını biri 2 saat içinde yapmak zorunda. Eminim ki El Cuerpo,  The Night Of gibi bir mini-dizi olsaydı, efsane bir dizi olurdu. Ancak şu haliyle vasat bir film. Bu dizi-film kıyası bambaşka bir yazının konusu olmalı, bunu daha uzun uzadıya ele alacağım…

Evet yukarıda olmamış, dizi olsaymış daha iyi olurmuş dediğim, hatta konuları kendilerine benzeyen dizi örneklerinin bayağı televizyon efsanesi olduğu filmlerden bahsettim. Bahsedeceğim diğer filmler ise tam olarak olmuş denebilecek filmler. Bu iki örnekte; beyaz perdede nasıl anlatım yapılacağının da dersi verilir nitelikte.

La piel que habito ve Oldeuboi. Biri Almodovar diğeri Chan-wook Park’ın filmleri. Çok değil ikisi de iki saat sürüyor. İkisi de sizi koltuğunuza mıhlayan, içine çeken, gerim gerim geren filmler. Her şeyden önce mükemmel iki yönetmenin elinden çıkmalar. Dizi ile ilgili bahsettiğim avantajları yıkıp geçiyorlar. Bu açıdan anlatımdaki mükemmeliğin; sürenin uzunluğunun ve bölünmesinin verdiği rahatlıktan önce bu konuda yönetmenin payının ne denli önemli olduğunu görmek mümkün.

Bu payla beraber iki film de çıkış noktası olan intikam konusunu, beyin yakan farklı öğelerle süslüyorlar. Almodovar bunu her zamanki gibi kadın ve ilişkiler vurgusu üzerinden, Park ise kan ve vahşet ile yapıyor. Bu bağlamda anlattığım ilk iki filmin tam olmayışının nedeni de bunun altında yatıyor. Anlatmak istediklerini dümdüz anlatıyorlar. Fakat konuyu biraz dikkat çeken olaylarla, karakterlerin derinliğiyle harmanlayabilirseniz, çok başarılı bir iş yapmış oluyorsunuz. Örneğin True Detective de Cold Case de kapanan davaları araştıran dedektifler hakkındaydı. Fakat True Detective’in kült iş olmasının sebebi; kullanılan mistik öğeler, din ve sistem eleştrileri idi. La piel que habito ve Oldeuboi de taşıdıkları yan öğeler sayesinde şaheser sayılıyorlar. Dediğim gibi bu filmleri iyi yapan yönetmenlerinin başarısı. Bir yandan da bu başarıda izleyicinin yönetmenlerin filmografisine hakim oluşu da pay sahibi diyebiliriz.

Dipnot: Oldeuboi benim için çok özel bir filmdir. Bunu hayatımı etkileyen filmlerle ilgili ayrı bir yazıda anlatacağım.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir