Sanat Kundaklama

Buenos Diaselam-ın Priviet isimli Rus, İspanik ve Türki milletlerin kardeşliğine vurgu yapan bir derneğin kurucusuymuş. Sonradan öğrendim, eski porno film yönetmenlerinden. Küçük bir kasabada olunca Abdurrahman Çelebi demiş, büyük sanatçı ilan etmişler. Ya tövbe ettiğinden, ya maddi sıkıntılardan, ya da yaşı itibariyle biyolojik sebeplerden, amca kendini kabul gören çeşitli sanatsal etkinlikleri organize etmeye adamış. Bir de hanım avukatı var, sözleşme yapıyor, uyanık kabilinden. En son telefon dolandırıcılarına dünyanın parasını kaptırmış, avukat olması bir yana, binlerce duyuru ve uyarıya rağmen.

Bana gelince, arada ney denilen dilsiz bir boruya üfler, hoşa giden bazı nağmeleri seslendirmeye çalışırım. Eserin adını çalmadan önce beyan etmediğimden, ‘Daha dün annemizin’ adlı eseri, çargah ve buselik makamlarından oluşan bir kompozisyon zannedenlerin iltifatlarına maruz kaldığım da olmuştur. Başkan, ‘Benden sanat duayeni çıkarsa, senden de neyzen çıkar’ dedi, ‘Gel bir organizasyonumuza konuk ol, hünerini sergile’ diye de ekledi. ‘Bana düşen görev nedir?’ diye sorduğumda, ‘Bir öz geçmiş yaz, ben gerisini hallederim’ güvencesini verince, dünya şanına oynadığımdan, ‘En çok iki yüz bin nüfuslu kasabaya rezil olurum’ dedim, taşın altına elimi koydum.

Neleri beceremediğimi’ kaleme alıp, kendisine mail attım. Sırasıyla Balıkesir İşletme terk, Girne Amerikan Kamu Yönetimi terk, İstanbul Üniversitesi İngilizce İktisat terk ve arada yazdığım satırlardan biri, İstanbul Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü terk. Başıma ne işler açacağımdan haberim yok elbet. Zira nota bilmem, solfej bilmem, repertuarım bahçede beslediğim horozumun bildiğinden fazla değil, sesim ancak eşekle vokal yaptığımda tapılası. Ama zaten dernek başkanımız da bildiklerimden değil, bilmediklerimden ötürü benimle ilgili bir seçime gitmiş. Para almıyorum katılacağım organizasyon için. Bu en belirgin tercih sebebi… Avukatı ucuz, sanatçısı bedava.

Neticede yine de rezil olmak istemiyorsunuz. Önce CRR orkestrasındaki arkadaşımı arayıp bir yardım rica edecektim, kontrbas denen aletin, mobilya tarifesinden nakliyatı ancak mümkün olduğundan tuzluya geleceğini anlayıp, nihayetinde alayına tek başına kök söktürecek, sabahları aç karnına klavye yutan bir arkadaşımdan yardım istemeyi daha mantıklı buldum.

Aradığım fani, öyle bir virtiöz ki, canlı yayında, aynı anda şiir okuyup, ayak parmaklarıyla eserin alt yapısını o anda yapıp, sol eliyle bir yandan sevgilisiyle mesajlaşıp, sağ eliyle de eseri çalabiliyor. Dedikodulara kulak kabartıp, söylediği şarkının arasında milletin ağzının payını vermesi de cabası. Bir konserinde tuşlardan biri sürate dayanamamış, önde yerini tutmuş bir seyircisinin gözüne saplanıvermiş. Çıkan göz yeşil olduğu için, evlat altı sene tazminat ödedi durdu.

Aradım sordum, ‘Yardıma gelir, beni telafi eder misin?’ diye, telefonu kapattığımda iki saz virtiözü, bir perküsyon delisiyle yanımdaydı. Yanında didjerudu ismiyle tabir edilen, içi Avustralya karıncaları tarafından oyularak yapılmış bir de etnik enstrüman getirmiş. ‘Aga dedim bu ağaç boru da ne ola ki?’. ‘Birader’ dedi, ‘Halk ney denen alete ucundan köşesinden aşina, ben sana sabaha kadar bu aleti öğretirim, bu alette yapacağın hatayı da kimse doğrusunu bilmediğinden yargılayamaz. Sen gerisini bize bırak.’ Bundan iyisi Şam’da kayısı dedim, kendimi güvenli sulara bıraktım.

Provaya zerre ihtiyaçları olmasa da, biraz da eğlence maksadıyla kurdular cihazlarını eve, ortam coştu da coştu. Onlar coştu, ben içtim, onlar söyledi ben demlendim geceyi sabah ettik. Zerre uyumadan konser vereceğimiz sahneye çıkmıştık. Bende en son bir papyon vardı, kim neden takmıştı haberim varsa ne olayım?..

Henüz ayılmadığıma kanaat getirmiş olacaklar ki, elime bir dümbelek vermişler, ‘Biz seni bastırırız sen kafana göre takıl baba’ deyip zaman geçirtmişlerdi. Lakin konser programının ortasında dört ya da beş parça sonra, dernek başkanı söz alıp da, bizleri tanıtmak için sahneye çıktığında, müziğe ara verilmiş, ben ise sunumda tanıtılırken, dersini tam çalışmayan sunucu tarafından, Uluslararası İlişkiler terk diyeceği ya da diyemeyeceği için, uluslararası ney üstadı diye takdim edilmiştim. Zaten klavyeyi dinleyenler beceri karşısında ‘yok artık’ kabilinden şok olmuşlarken, bir de bu adamın üzerine solo olarak daha ne meziyetler görebiliriz diye beklentilerini ayyuka çıkarıp, tetikteki Alman Kurdu’na bağlamışlardı kulaklarını.

Haydaaaaa!.. Aldık mı başımıza iş? İçkiden bulanmış kafa, heyecandan artan nefes aralığından sebep, oldu mu beş katı? Ağız da kurudu ki, ney çalan bir insanın isteyeceği en son durumdur. Yalvaran gözlerle klavyeciye baktığımda, ağabey tüm profesyonelliğiyle durumu kavradığı halde hiç bozuntuya vermemiş, bir şekilde kurtuluşumun yollarını aramaktaydı. O an boş senet uzatsa imzalar, yanımda duran davulcuyu dümbelek zoruyla kefil alırdım.

Çılgın Klavye lakaplı Allah kulu, ‘Olacak oluruna varır’ dercesine başladı bir makama. Millet benden Taksim bekliyor, bende ise değil Taksim, bir Dolapdere, Kurtuluş, olmadı Hacıhüsrev bile yok. Makam gitti, gitti, gitti ve el mahkum elbet bütün aletler susacak ve sahneyle, kulakları, uluslararası ney üstadına bırakacaktı ve bıraktı da… Lan üfle. Hüüühh! Haydi. Tıssss! Bir daha. Püffff, ciyk! Borudan ses namına çıkanlar kuru musluk efektinden ibaret. Anam, babam ses yok, ter bol.

Seyirciyle istemesem de göz göze geldim. Müzik iyiden iyiye durmuş, seyircide ‘çıt’ yok. Ben parmağımı bir başpareye sokuyorum, bir parazvaneye. Sanki son ameliyatta aletin içinde bir rulo gazlı bez unuttuk. Kablosu, adaptörü de yok ki orasını burasını kurcalayıp da alete bok atayım. Rezaletin böylesi. Derken, ‘yersen’ şayet diye umut kırıklıklarına aldırmadan, sanki teknik bir sorunmuşcasına, klavye aldı götürdü milleti başka dünyalara. Millet kabiliyeti görünce anında unuttu on saniye önceki rezaleti. Gaza gelen ben kaptım karınca yapımı odunu, tuttum ağzıma. Ben üfledim alet coştu, alet coştu ben üfledim.

Meğer kuru ağız istermiş meret. Geriden gelen takviyeyle, milletin daha önce duymadığı ve görmediği alet sayesinde bir prim yapmışlığım var, program bitip de sahneden indiğimizde, İzmir Bienali için sanatçı bakmaya gelmiş bir heyet tarafından konuk sanatçı olarak davet aldığımda, kendilerine cevaben o tarihlerde dolu olduğumu söylüyordum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir