Sanat Değil Bu, Ucube

Geçtiğimiz günlerde 90. Akademi Ödülleri sahiplerini buldu. Bize de her zamanki gibi arkadan sallamaya malzeme çıktı. Şimdi bakınız, Akademi eski gücünde değil…

Gerçekten de Akademi Ödülleri’nin suyu çıkmış durumda. Öncelikle her sene biraz daha prestij kaybı yaşadığını görüyoruz. Şaka maka Cannes’dır, Sundance’tir, giderek daha çok ilgi görmeye başlıyor. Çünkü Oscar heykellerinin dağıtıldığı gece, artık kime ödül verildiğinden daha önemli durumda. Kimin ne yaptığından çok kimin ne giydiği ile ilgileniliyor. Her yıl inanılmaz fiyaskolar ortaya çıkıyor, ödüller yanlış anons ediliyor vb.

Kategorilerde de inanılmaz saçmalıklar dönüyor. Mesela Lady Bird gibi bağımsız bir film, Dunkirk gibi dev bütçeli bir yapımla aynı kategoride yarışabiliyor. Ağzınızı açık bırakan bir performans hiçbir şekilde aday olamayabiliyor. Her zaman o senenin problemlerine parmak basan ve “god bless the USA” filmleri ödülleri cukkalıyor. Bu anasını sattığımın heykelciği hiçbir zaman gerçekten hak edene gitmiyor!

Bu sene teknik konudaki ödüller dışında en net ödül, en iyi kadın oyuncuda Frances McDormand’a gitmiş. Three Billboards Outside Ebbing, Missouri’de dışlanmış ve erkeksi kadını mükemmel oynamıştı. Ödülü aldığı için çok mutlu oldum. Diğer dört adaya göre zaten çok yüksekte kalan bir performanstı onunki. Almaması büyük bir saçmalık olurdu.

En iyi erkek oyuncuda ise Akademi, ödülü 31574.kez Daniel Day-Lewis’e vermek istememiş olacak ki, kazanan Gary Oldman olmuş. Bahsettiğimiz adam Gary Oldman; oynadığı adam Churchill olunca makyajı da 4,5 saat sürünce tam Hollywood hikayesi olmuş ve Oldman ilk heykelciğine uzanmış. Laf edebilir miyiz? Taş oluruz. Çünkü Churchill’i oynamıyor adeta yaşıyor. En büyük korkum bu ödülün LGBTİ gazıyla Timothee Chalamet’e (Call Me by Your Name) gitmesiydi. Gary Oldman tartışılamayacak şekilde doğru bir karar.

Diğer doğru kararsa Sam Rockwell. Frances McDormand’la karşılıklı döktürmüşlerdi. Çok çok üst düzey bir performanstı. Konuşmaya hiç gerek yok.

Gelelim yanlışlara. Doğru kararlar için ne kadar doğru dediysem de yanlışlar o kadar aptalca ki, bütün doğruları götürüyor. Mesela en iyi animasyon… Loving Vincent gibi ciddi emek isteyen orijinal bir film, Patron Bebek gibi filmlerle aynı kategoride yarışıyor ve ödülü Coco adlı Disney filmi götürüyor. Aklı başında bir insan bu kararı vermez, veremez. İşte burada Akademi Ödülleri’nin tadını kaçıran gerçek ortaya çıkıyor; lobicilik. Sinema endüstrisinin en büyük yapım şirketi Disney, dolayısıyla ödül de ne kadar hak etmese de Disney’in yapımına gidiyor.

Yine aynı şekilde Logan gibi son yılların en orijinal, Hugh Jackman’a ve Wolverine’e veda niteliği taşıyan filmi ya da The Disaster Artist gibi son yılların en acayip işlerinden biri ödüle uzanamıyor. Kime gidiyor en iyi uyarlama senaryo ödülü; Call Me By Your Name’e. Neden? Çünkü son yılların en popüler konusu işleniyor. Hem cinsler arasındaki cinsellik… Bunu da 18 yaşından küçük bir çocuk üzerinden bir aşk ve ayrılık filmi olarak pazarlıyor. Biraz da Avrupa havası verip, cool tiplerle pekiştirip, bildiğin Issız Adam’ın gay versiyonuyla ödülü kapıyor. Utanmadan bunu bir de En iyi filme aday gösteriyorlar.

Neyse en iyi film ödülüne de biraz sallayıp bitireyim. Call Me By Your Name ve Lady Bird gibi aptal saptal iki ergen filminin bu kategoriye alınması saçmalık. Ancak gelgelelim son yıllarda Z jenerasyonun da reşit hale gelmesiyle bu tip filmler çokça ilgi çekmeye başladı. Sinema endüstrisi de bunu kaçırmıyor ve dizilerde, filmlerde bu jenerasyonun sorunlarına(!) ve cinselliğine değinen yapımları ardı ardına sıralıyor. Bu iki film de böyle boş konular üzerine gidiyorlar ve berbatlar.

Darkest Hour ve Phantom Thread ise klasik adaylardan ikisi. Darkest Hour, Churchill’i anlatarak, Phantom Thread ise bir adet Daniel Day-Lewis içermesiyle kafadan adaylar. The Post da habercilik üzerine bir yapım. Tıpkı Spotlight’ta olduğu gibi ara ara hortlayan bu konuyu işleyen filmler de Oscar’da sürekli kendilerine yer buluyorlar. Aralarındaki en parlak iş Get Out. İzleyenler Get Out’un absürt gerilim tadından çok memnun kalsa da bence Get Out da dahil bu filmlerin hiçbiri senenin en iyisi denecek kıvamda değiller. Geriye bu ödüle oynayabilecek üç film kalıyor.

Öncelikle Nolan’ın Dunkirk’üyle başlayayım. Dunkirk gerçekten küçük bir konuyu inanılmaz işliyor. Bu ne bir dünya savaşı, ne de bir katliam. Dunkirk başarısız bir operasyonun, havadan, karadan ve denizden mükemmel görüntülerle anlatıldığı bir film. Akademi, bu filmi en iyi film ödülüne layık görmedi. Neden diyemem, çok da bariz bir seçim olmazdı zaten. Fakat senenin en iyi filminin The Shape of Water’a gitmesi kesinlikle doğru bir karar değil. Bu ödülü kesinlikle; Three Billboards of Outside Ebbing, Missouri hak ediyordu. Çünkü din, eşcinsellik, siyahilerin yaşadığı sorunlar ve toplum tarafından dışlanmış insanları inanılmaz bir bakış açısıyla, mükemmel bir kara mizahla anlatıyordu.

Shape of Water ise benzer problemleri çok çocuksu ama içi boş bir dille aktarmaya çalışıyor. Film boyunca Three Billboars’un realistik anlatımına kıyasla; iyilerin mutlak iyi, kötülerin mutlak kötü olduğu masalsı bir anlatım sunuyor. Bunu da balık adam metaforu ve su sahnelerini kullanarak yapıyor. Tam akademilik bir hareket. Yine yumuşak anlatımlı ve gerçekten uzak bir iş kazanıyor.

Son olarak, yukarda bahsettiğim olumsuzlukları tekrar okumanızı rica ediyorum. En iyi yönetmen kesinlikle gecenin en kötü kararı. Bu listede Martin McDonagh’ın olmaması çok büyük bir günah her şeyden önce. En iyi kadın, en iyi yardımcı erkeği alan, en iyi filme aday olan yapım, en iyi yönetmen kategorisinde yarışmıyor. Böyle bir şey olabilir mi? Lady Bird’ü ise hiç aday olmamış gibi farz ediyorum çünkü sinirlerim bozuluyor. İlk filmiyle mükemmel bir başarı yakalayan Jordan Peele’ye gitmesi bile daha doğru olacaktı bu ödülün. Ya da Nolan’a gitmeliydi. Çünkü yönetmenlik dediğimiz şey onun yaptığıydı. Kamera bilmekti, teknik bilmekti.

Aynı şekilde bu mantıkla dünyanın en özgün sinemacılarından Paul Thomas Anderson’ın alması da kimseye koymazdı. Fakat Jean Pierre Jeunet’in senelerdir verdiği görüntüyü bütünüyle kopyalayan Guillermo del Toro’ya bu ödülü vermek bildiğin aymazlık. Balık adamla yatan Amelie’den başka bir şey değildi bu film. Absürd bir ortam kur, içine bolca bir şeyleri sembolize eden yeşil at, biraz da toplumsal konulardan dem vur, heykelciği cukkala. Oh ne ala mualla. Madem bunlar ödül almak için birer kıstas, Jeunet dediğimiz adamın neden bir Oscar’ı yok?

İşte böyle kokuşmuş bir mevzu arkadaşlar Akademi Ödülleri. En iyi film sizin sevdiğiniz filmdir. Tabii Recep İvedik seviyorsanız konu başka.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir