Salvador Allende

Sovyetler Birliği’nin dağılmasından bu yana geçen 25 yılı aşkın süredir tek kutup dünya. Bir merkezden anlatılanların hatmedildiği, kutsalların ve kaidelerin o merkezdeki mübareklerin iki dudağından devrildiği, biz ölümlülerin de hayatını bu düzene göre inşa ettiği bir idarenin içinde yuvarlanıyoruz.

İlkokullardan itibaren her birimize biçilen rolü oynuyoruz aslında bir nevi. Önce para kazanmanın önemi konusunda eğitiliyoruz. Ardından birilerinden çok kazandığımızla övünüyoruz, sonra daha çok kazandığımızla, en sonunda da daha daha çok kazandığımızı hayal ederek tüketiyoruz ömrümüzü. Ve yeni hayalperestler geliyor gidenlerin yerlerine. Kimisi para kazanmaktan başka mutluluk tatmadan devrediyor bayrağını, kimi ise kazanma hırsıyla toprak olup yazılıyor isimsizler listesine.

Esas kuralın bu olduğuna iman edişimizden olduğunu düşünüyorum, itirazsız ilerliyoruz bu derenin yatağında. Belki de kapitalizm böyle emrediyor diye. Birileri çıkıp, “bu düzen böyle gitmemeli” dediğinde garipsememiz de ondan sanırım. Farklı söyleyenin yalancı olduğu daha okul çağlarından zihnimize yerleştirilmiş olabilir, bilemiyorum.

Bildiğim bir şey var. Çocukluğumdan beri seviyorum bu yalancıları. Her birinin geldiği yeri tekrar tekrar okurken etkileniyorum, sorunsuz hayatlarını bırakıp kendisinden olmayanlar için haykırmalarına öykünüyorum. Ve mesela; mensubu olmadığı bir din için her şeyi göze aldıklarında, ya da o etnik kimlikte doğmasa bile hakları için göğüslerini öne çıkardıklarında veya dünyanın diğer ucunda, mesela Şili’de, bir gün bir adam hiç tatmadığı yoksulluğu bitirmek için yola çıktığında imreniyorum, ne yalan söyleyeyim. Teknolojiyle ilk tanıştığımda, edindiğim aletlere şifre olarak ismini yazdığım adama yani, Salvador Allende’ye…

Varlıklı bir ailenin oğluydu Allende. Lise öğrenimi sırasında tanıştığı emek-sermaye kavramlarından emeği seçerek sıkı bir Marksist oldu kendisi. İçine doğduğu düzenin tabularını eleştirdi. Kürdanla dişini karıştıranlara kenar mahallelerde midesi karnına yapışan çocukların fotoğraflarını gösterdi. “Yok yok, bu böyle gitmez” dedi bir anlamda. Ve bir kaç arkadaşıyla, o günlerde öcü yerine de kullanılan -aslında bugünlerde de- içinde “sosyalizm” sözcüğünün geçtiği Şili Sosyalist Partisini kurdu.

Kapitalizmin en ürktüğü modeldi kendisi. Varoşlardan geliyor olsa, “bozguncu” olarak yaftalanıp çok çabuk gözden düşürülebilirdi. Sistemin içinden gelmesi, bulunduğu yeri tam da yine bulunduğu yerden eleştirmesi olacak iş değildi. Ama olmuştu işte. Beğenmedikleri Allende, yalnızca altmış bin oy alarak seçimleri kaybettiği günlerde “Yoksulların Başkanı” lütfuyla ödüllendirilmişti.

Sistemle tutuşulan bilek güreşi  de tam da o günlere denk geldi. Önce, yalnız sosyalistlerden oluşan halk cephesini genişletmeye ihtiyacı vardı. 18 sene bilfiil çalışarak, Şili’nin geleceğine emperyalistlerin değil yine Şilililerin karar vermesi gerektiğini sokak sokak haykırarak devam etti mücadelesine. Ve tam da bugünden 37 yıl önce; 24 Ekim 1970’de Şili’de yapılan genel seçimlerden sonra oyların 36,3’ünü alan Allende, batılı devletlerin içinde Marksist kimliğiyle seçim kazanan ilk siyasi olarak tarihe geçti.

Devlet olmanın gerektirdiği en temel üç hak için kolları sıvadı Allende. Barınma, korunma ve beslenme hakkı için bir dizi adımlar attı. Özel teşebbüs olan Bakır madenlerini devletleştirdi, kısmi olarak toprak reformunu gerçekleştirdi, gelir paylaşımındaki adaletsizlik üzerine epeyce yol kat etti. Asgari ücreti iki kat arttırdı, işsizlik %3’lere geriledi. Öyle ki, 1971 yılı büyüme rakamları açıklandığında %8,6 ile “başaramayacak” diyen, sistemin tüm şovalyelerinin sesini kesti.

Maalesef silahlarından fırlattıkları mermileri değil ama. 1972 yılından itibaren Şili muhalefetiyle dirsek temasını arttıran Abd, açıktan tehditlere girişmişti önce. Bakır madenlerinin devletleştirilmesi, Fidel’le Allende’nin iyi ilişkileri, Şili’yi bir süre sonra direkt hedef haline getirmişti. 1973 yılının hazin sonbaharına gelindiğinde de, Abd’nin desteğine mahzar olan Pinochet önderliğindeki Şili ordusu, önce hava kuvvetleriyle “Başkanlık Sarayı”nı bombaladı, ardından kara birlikleriyle sarayın içine girdi. Ve dünyanın gördüğü, seçimle gelen ilk Marksist liderinin canına kurşun darbeleriyle son verildi.

Bugün, kendimde dahil bir çoklarının acısını deşmek için bu yazıyı kaleme almadım. Aksine, arkasında hiç bir destek yokken, yalnızca halkın örgütlü mücadelesine inanan bir liderim 4 seçim sonrasında bile iktidarı kazanacak azmi içinde barındırmasına dikkat çekmek için kaleme aldım. Ve seçimle gelen ilk Marksist’i, kazandığı 24 Ekim 1970 yılındaki seçimin yıl dönümünde anmak istediğimden kaleme aldım.

Son olarak, Allende’nin Başkanlık Sarayı bombalanırken devlet radyosuna yaptığı son konuşmasını hatırlatmak isterim. “İntihar etti” iftiralarının böyle bir liderin üzerine yapışmayacağı bilinsin diye…

Venseremos Allende…

“Size son kez hitap ediyorum. Uçaklar Magallanes radyosunun vericilerini bombaladı. Bu tarihsel geçiş anında, halkıma sadakatimi hayatımla ödeyeceğim. Ama yüz binlerce Şililinin bilincine düşen tohum ergeç yeşerecek.

Onların silahları ve güçleri var. Ama toplumsal ilerleyişi şiddet ve cinayetle durduramazlar. Bu ülkenin geleceğini kuracak gençlere sesleniyorum: Şili’de faşizmin geçmişi uzun. Tüm terörist suikastlar, havaya uçurulan köprüler, yıkılan demiryolları, patlatılan petrol kuyuları onların eseriydi. Hepsi satın alınmıştı. Tarih önünde yargılanacaklar. Az sonra sesimi artık duymayacaksınız. Ama hep sizinle olacağım. Beni vatana sadık bir onurlu insan olarak hatırlayın. Halkım kendini savunmalı, ama feda etmemeli. Vatanın emekçileri, ben Şili’ye ve geleceğine inanıyorum. Başka adamlar, başka insanlar ihanetin bastırdığı bu acı karanlığı aydınlatacaklar. Er geç özgür insanın geçeceği kapıları açacak ve daha adil bir toplum kuracaklar.

”Yaşasın Şili! Yaşasın halk! Yaşasın emekçiler! Bunlar benim son sözlerim ve fedakârlığım boşuna değil, satılmışlığa, korkaklığa ve ihanete bir ahlak dersi olacağına eminim.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir