Rakı Kokusu

Buralara oldukça uzun zamandır gelmiyordum. Aslında şimdi de gelmeye pek niyetli değildim ama oldum olası Deniz’i kıramam. Hem üstelik yıllardır da görüşemiyorduk. Annesinin ölümü ona çok koymuş ve bir anda karar vererek dağ köyüne yerleşmişti. Babasının mirası açıklandığında ve bu dağ evini Deniz’e bıraktığını öğrendiğinde gözlerinin aldığı ifadeyi hiç unutamam. Sanki bir gün ihtiyaç duyacağı tek şeymiş gibi hissettiğini fark ettiğimi hatırlıyorum. Doğruymuş. Şimdi orası onun, sığınabileceği tek yer işte.

Şehre döndüğünü haber verdiğinde, daha telefonda başladık eskilerden konuşmaya. Denizle ortaokuldan beri arkadaşız. Gittiğimiz okulların güzel kızları için birbirimizle kavga ettiğimizi saymazsak, her zaman en iyi anlaşan iki arkadaş olduk. Üniversiteden sonraki hayatın akıl almaz bir hız ve yoğunlukla geçişinde bile o bana ben ona hep zaman ayırmıştık. Dedim ya, annesi ölüp o buralardan gidene kadar…

Şimdi bunca zaman geçmişken, onunla yeniden bu gençliğimizin meyhanesine gelmiş olmak beni inanılmaz mutlu etti. Kapıdan içeri girer girmez, hiç bir şey değişmemiş gibi yine aynı masamıza oturduk. Siparişi yine Deniz verdi tabi garsona; isli uskumru, fava, beyaz peynir, yoğurt ve rakı… Garson, gençliğimizin garsonu değil tabi. Bilmiyor bizim rakı siparişimizin nasıl olduğunu.

Rakı ne kadar olsun?” sorusuna Deniz hiç beklemediğim bir sertlikle yanıt veriyor.

İki otuz beşlik elbette. Bak iki otuz beşlik geldik bu sefer.

Biraz şaşkınlık, biraz merak biraz da tedirginlikle Deniz’e baktım. Gözleri pusluydu ve hemen yanında oturduğumuz camdan dışarıya, denizin üzerindeki balıkçı teknelerine doğru dalmıştı.

Anlatmayacak mısın?

Sessizliğini bir çırpıda bozdu.

Artık anlatmayacağım. Sadece yaşayacağım eski dostum.

Garson elindeki meze tepsisi ile yanımıza geldiğinde sigara paketi çıkardı cebinden Deniz. Astımının ne kadar ağır olduğunu çocukluğundan beri bilirim keratanın.

Sigaraya başlamışsın. Dokunmuyor mu sana bu lanet şey!

Garsonun getirdiği mezeler masaya özenle dizildikten sonra, sıra rakıyı pay etmeye geliyor.

Biliyor musun Savaş, on yıldır ağzıma damla içki koymadım. Annemin istediği gibi biri olmak için. Tek başıma o dağ evinde, neredeyse her şeyin orucunu tuttum adeta. Astımım hiç nüksetmedi. Ama var ya Savaş, hani sen okurdun ya hep bir şiir; ‘beni bu havalar mahvetti’ dizelerinden başlayarak, işte beni bu yalnızlık, bu kabuğuma çekilmişlik mahvetti.”

Rakıyı, tıpkı gençliğimizdeki gibi adaletle pay etti kadehlerimize. Hiç unutmamış. Tam da dudak payı bırakacak kadar suyu da ilave etti benim kadehime. Sonra kendi kadehini eline aldı, burnundan ciğerlerine, beynine gidecek kadar derin derin kokladı rakıyı. Sonra bana baktı. Bakışlarında yine on yıl önceki ifade vardı. Bir kerede içti rakıyı. İhtiyaç duyduğu tek şey gibi.

Ve bütün gece sustu. ‘Anlatmayacağım’ demişti, anlatmadı. Yaşamaya karar vermiş gibi içti rakıyı. Kadeh kadeh içti. Anladım ki; içmeseydi ölecekti.

Sabaha karşı, çatanaların ve balık ağlarının sesleri ile kafamızı masadan kaldırdığımızda etrafımızda kimsecikler yoktu. Muhtemelen garson evine gitmişti. On beş, on altı yaşlarında bir çocuk babasından kalan tek şey olan bu köhne meyhaneyi topluyordu. Toplayamadığı tek şey, masamızda duran dört otuz beşlikti.

İki otuz beşlik, iki hayat, iki yaşam öyküsü, iki… Ben gerisini hatırlamıyorum. Çünkü cennet hatırlanmayacak kadar, hatırlansa da anlatılmayacak kadar güzeldir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir