Primatlar

Gün boyu ardı ardına fotoğrafladığı gözleri düşünmeden edemiyor. Kadraja yakın çekimde zar zor sığdırdığı gözler… Çağla yeşili, kahverengi, bal rengi, menevişli… Kimi öfkeli, kimi üzgün, kimi umarsız, kimi merhametle bakan gözler… “Nereden de geldim buraya” diyor kendi kendine hayıflanarak. “Hiç yoktan zihnim bulandı. Hüzün bastı yine. Of be kızım! Sen neden böylesin?

Elleri elbisesinin ceplerinde duraksıyor. Kollarını sonuna kadar açıp kendi etrafında dönmeye başlıyor. Başını geri atabildiği kadarıyla gökyüzünü görebiliyor. Canı ne zaman sıkılsa yapar bunu, kapalı bir mekânda olsa bile. Yalnız başınayken dönmek onun tek kişilik dansı. Çınar yapraklarının arasından kurşuni renkli bulutların da kendisi gibi raks ettiğini görünce derin bir nefes alıyor. “Sabahki gibi sağanak yağmaz umarım.” Rüzgârın etkisiyle yapraklardan süzülerek düşen birkaç damla yüzünü ıslatıyor. Yürümeye devam ediyor.

Hayvanat Bahçesini şehrin dışında bir yere taşıyorlar. Gülhane’de, geriye göstermelik birkaç kafes bırakmışlar. Yeni yer uzak olduğundan ziyaretçi sayısı birden düşsün istemiyorlar zahir. Yoksa kimsenin hayvanların rahatını düşündüğü yok. Burası bir yıl daha açık kalacak. Tamamen terk edilip tinerci yuvasına dönüşmeden son günlerin tadını çıkarmalı. Bugün sonbaharın ve yağmurun etkisinden olsa gerek her zamankinden çok daha tenha. Ortalıkta, bakım/temizlik elemanlarından başkası yok.

Zürafalar dikkatini çekince yaklaşıyor. Etrafı neredeyse iki metrelik demir tellerle çevrili, bir iki cılız ağaç dışında yeşillik olmayan, özellikle kıraç bırakılmış gibi duran sakil bir yere hapsedilmiş hayvanlar. Göstermelik bir çift… Boyunlarını dalgalandıra dalgalandıra, aheste adımlarla ağır çekimde bir sağa bir sola ilerlemelerini izliyor. Tüm sabah fotoğraf çekmek için koşturduğundan olsa gerek yorulduğunu hissediyor. Az ötede eski şaşalı zamanların çay bahçesinden bozma birkaç masa-sandalye var. Birini gözüne kestirip oturuyor. Çantasından defterini, kitabını çıkarıp ancak yerleşiyor ki az öncesine kadar inin cinin top oynadığını düşündüğü mekânda nereden çıktığını anlamadığı; kısa boylu, kel kafalı, şehla bakışlı bir garson yanı başında bitiverdi. Gözleri kapanmak üzere, ayakları da hafiften zonklamaya başladı bile. Dinlenip kendine gelmesi gerek. Yapacak çok iş var. Ayılmak için sade filtre kahve, yanında ıslak kek sipariş ediyor. Bir eliyle önündeki yarısı boş defterin yapraklarıyla oynarken diğer yandan kısık gözlerle etrafa bakınıyor. Hazırlaması gereken raporlara ve yazısına gömülünce uyandığından beri kendisini tedirgin eden düşüncelerinden de sıyrılıyor. Kahvesinin bittiğini fark edince duraksıyor. Hâlâ kendine gelemedi. Garsona bakındı. Ortalıkta göremeyince fincanı kaldırıp “Aynından” diye bağırdı. Hayat belirtisi göremese de iki dakika sonra kahvesi masada.

Okuduklarından başını bir an için kaldırdığında doğrudan kendisine bakarak yaklaşan birini görüyor. Emin, hızlı adımlarla gelen bir yabancı… “Kim ki bu?” Orta boylu, hafif kızıla çalan sarı saçlı, fazlasıyla kaslı, hayli kıllı bir adamın tişörtünden fışkıran tüyler kıvır kıvır. “Perma yaptırsa bu kadar olur. İyi ki sarışın zavallı” diye geçiyor aklından. Adamın karşısındaki sandalyeyi çekip oturmasıyla gülümsemesi yüzünde donuyor. Tanıdığı, yine de bir türlü nerede, ne zaman, nasıl tanıştıklarını hatırlayamadığı birisi olduğuna kanaat getiriyor. Meslek hastalığı böyle bir şey olsa gerek. Her gün onlarca kişiyle muhatap olunca bu sonuç kaçınılmaz tabii. Önemli biri olmasa bari! Çaktırma!

-Merhaba. Beni hatırladın mı?

-Merhaba. Nasılsınız?

-Son görüşmemizden beri nasıl olduğunu merak edip geldim.

-Anlamadım! Beni mi takip ediyorsunuz?

Adam abartılı, abuk sabuk bir kahkahayla dizine vuruyor. Sanki karşısında insan gülmüyor da martının biri kesik kesik çığırıyor. Kızıyor. Çok mu eğlenceli yani? Çok mu komik? Ya sabır!

-Takip mi? Evim buraya çok yakın. Ben hep buralardayım. Sabah seni gördüm de.

-Tabi tabi. Anladım. Şimdi ne istiyorsunuz?

-Yani arkadaşlarla muhabbet ediyorduk. Sen öyle bakıp geçince bir an huzursuz oldum selam vermedim diye.

-Hatırlayamadım maalesef. Bilinçli bakmamışsam demek.

-Olur mu canım! Fotoğrafımızı bile çektin. Muhabir olduğunu söyledim arkadaşlar sorunca.

-Doğrudur. Kadraja odaklanınca farklı çalışıyor zihnim!

-Olabilir. Hala evlenmeyi düşünmüyor musun?

-Nereden çıktı şimdi? Bu da soru mu pat diye?

-İlk gece sormuştum ya yaşını öğrenince. Bayağı eğlendirmiştim hatta seni, gülmüştün.

Adama baktı. Sohbeti hatırlar gibi oldu. Hatta “Ben değil de senin evlenmek niyetin var sanırım” demişti adama gülerek. Adam hayır deyince de “E o zaman benim niye evlenmem gerekiyor? Evde mi kalmış oluyorum?” demişti. “Primatlar evlenmez” demişti adam “Sen primat mısın?” Akıl tutulması böyle bir şey işte. O gece de salakmış şimdi de, diye düşündü tabii alkol şişede durduğu gibi durmuyor demiştim ama doğal hali buysa demek. Bir hışırtıyla irkildi. Ses yanı başlarındaki ağaçtan geliyor gibiydi.

-Başımıza yıkılacak sanki. Arada çatırtılar geliyor.

Adam bir süre endişeli gözlerle yakınlardaki ağaçları tek tek süzdü.

-Sanmam. Henüz o kadar yaşlı değiller. Nereye daldın gittin?

-Birkaç gece önce gördüğüm bir rüya geldi aklıma.

-Vay be! Rüyalar hep ilgimi çekmiştir. Anlatsana.

Kadın, adama temkinli gözlerle baktı. Açık duran defteri, notlarını fark edince belli etmeden toparlamaya başladı. Her şeyi üst üste koydu. Telefonuna baktı. Bir sürü mesaj… Birkaç cevapsız arama… Sessizdeydi. Kim aramış ki bu kadar?

-Rüyamda evimin kapısının önündeki iki ağaç, belediye çalışanlarınca budanmıştı. Ben de geriye yalnızca kuru, kavruk birer sopa gibi kalan incecik gövdelere bakıp feveran ediyordum. Şikâyet etmek için bir yerleri aramaya çalışıyordum ki…

-Şikâyet mi? Neyi şikâyet edecektin?

-Neyi olacak usulsüz kesimi tabii. Üstelik yol da bildiğin çökmüştü. Hayır, içerisine de sözde benim bir takım evraklarım düşmüş.

-Evrak?

Sustu. Adamı nereden anımsadığını hatırlamıştı. Anlattığı rüyada gördüğü adam değil miydi bu? Ağaçlar kesilmeden az evvel birlikteydiler. Demek bilinçaltına yer edecek kadar etkilenmişti o gece ondan. Rüyalarına girdiğine göre… Yüzü yanmaya, huzursuzluğu artmaya başlamıştı.

-Neyin var, diye sordu adam. Bakışların tuhaflaştı. Ağaçların kesildiğini fark ettiğinde de böyle bakmıştın.

-Hangi ağaçlar?

-Hangileri olacak? Rüyanda gördüklerin! Onların altında sevişmiyor muyduk?

-Nasıl? Ne demek şimdi bu?

-Hatırlamadığını söyleme sakın. Aklından geçeni biliyorum. Hep böyle tuhaf mısın sen?

-Manyak mısın, sapık mısın nesin bilmiyorum ama hemen git! Polisi arıyorum!

Kadın ayağa fırladı. Ortalıkta görünmeyen garson gelsin diye fincanı havaya kaldırdı. Bir an önce yardımına koşmasını umuyordu. Masadakileri alelacele toplayıp çantasına yerleştirdi. Fotoğraf makinasını kontrol etti. Yerindeydi. Gitmek için hamle yaptığında adam bileğinden yakaladı. Kadın kolunu kurtaramayınca, panik halinde kesintisiz, siren sesini andıran çığlıklar atmaya başladı. Bir yandan çantasını sıkı sıkı tutarken, öbür yandan kaçmaya çalışıyor, etraftan kendisini duyup yardıma gelen olup olmadığını kontrol ediyordu. Adam kolunu bırakıp kadının üzerine atıldı. Saçlarını ensesinden sıkıca kavradı. Sendeletip yere düştü. Ağaçtan gelen hışırtılar artmıştı. Adam kadının başını yere vurmaya başladı. Tekrar, tekrar…

Kadın her şeyi bir kenara bırakıp yüzünü kapatmayı başardığında tortop oldu. En az darbeyle kurtulmaya çalışıyordu. Çekiştirilen saçlarından ense derisinin yüzüldüğünü hissetti. Sanki kendisini tartaklayan bir kişi değil aynı anda birkaç kişiydi. Bir kişi böyle seri hareketlerle tekme atıyor olamazdı. Hele de bir eli ensesinde diğer eli bacaklarındayken. Dayanamadı. Elleri yavaşça çözüldüğünde sırtı, bacakları aldığı darbelerin etkisiyle seğiriyordu. Bir sıcaklık hissetti. Kan mıydı? Teslim olmaya karar verdi. Gözlerini kapattı.

-Bayıltın! Bayıltın! Gerekirse vurun, diye bağırıyordu birileri.

-Bunun hesabını nasıl vereceğiz.

-Kadını paramparça etmişler.

-Ambulans geldi!

-Hanımefendi! Hanımefendi!

-Nefes alıyor mu?..

Gözünü hastanede açtı. Yanında başını gelenleri anlatacak biri yoktu. Nihayet akşam haberlerinde olayı tüm detaylarıyla izleme imkânı buldu. Sonunda muhabir olarak olmasa da mağdur olarak beyaz camda kendisine bir yer bulmuştu “Eh, mükemmel olmasa da bir başlangıç” dedi acı acı gülümseyerek. Kafesten kaçan üç şempanzenin yazı yazdığı sırada arkasındaki ağaçtan üzerine atladığı, bir yandan masadaki yiyeceklere öbür yandan kendisine saldırdığı anın görüntüleri… Her şey kafenin kamerasınca kayıt altına alınmış. Haber bülteni akarken aynı anda belediye başkanı da açıklama yapıyor, olayda herhangi bir ihmallerinin söz konusu olmadığını, maymunların fıtratında saldırganlık olduğunu yineleyip duruyor, hayvanat bahçesi ziyaretçilerini hayvanları yemeğe alıştırmakla suçluyordu. “Üzerine bir de dava açmasın bunlar bana” dedi kadın uzanıp yanı başındaki çantadan fotoğraf makinasını aldı. Çektiği fotoğraflar arasında kendisine saldıran şempanzelerinki de var mıydı merak ediyordu. Birden saçlarından kendisini yakalayan sarışın canavarın bir anlığına görebildiği hınç dolu bakışlarıyla karşılaştı. Bu bakışları nereden hatırladığı şimşek gibi çaktı zihninde. Bal rengi nefret dolu bakışlar, dayanamayıp artık doğru dürüst insanca bir ilişki istiyorum dediği, eski sevgilisinindi. Tüm fotoğrafları endişeyle sildi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir