Yaklaşık kırk gün önceydi. Cumhuriyet Halk Partisi, uzun süredir sır gibi sakladığı, milyonlar tarafından merakla beklenen cumhurbaşkanı adayını açıklayacaktı. Basına sızan bazı isimler olmuştu tabii ama doğrusunu söylemek gerekirse bu defa gizlilik konusunda çok başarılılardı. Her gün isim konusunda birisi daha ön plana çıkıyordu. Velhasıl-ı kelam Kılıçdaroğlu, isimi açıklamak için çıktığı kürsüden “öğretmen” diye seslenmişti, işte o zaman anladık ki bizi uzun ve çok güzel bir rüya içerisine alacak kişinin adı Muharrem İnce idi…

Ben ilk adını duyduğumda, kendisine olan sempatimden dolayı çok sevinmiştim. Ama tüm muhalafeti tek bir çatı altında toplama konusunda soru işaretlerim vardı doğrusu. Cumhurbaşkanlığı görevini icra edebilecek belki de en iyi adayların başında geliyor İnce, ama ortada alınması gereken de %50+1 gibi bir realite vardı. Bu kadar yüksek oranda oy alabilmek için sadece kendi görüşüne yakın insanların oylarını almak yetmeyecekti. Bir de ortada bir gerçek daha var ki bu ülkede sosyal demokrat kişilerin bugüne kadar aldığı oy oranları hep sınırlıdır…

Bülent Ecevit dışında ülkenin büyük çoğunluğuna ulaşabilen bir sosyal demokrat bu zamana kadar görülmemişti. Anlayacağınız işi bir hayli zordu. İnce de işinin çok zor olduğunu bildiği için kurmaylarıyla birlikte önünde olan yaklaşık kırk kırk beş gün süreyi en iyi şekilde değerlendirebilmek için çok yoğun bir program hazırlatmıştı kendine. Bir gün Edirne, bir gün Hakkari derken yeri geldi aynı gün içerisinde iki defa miting yaptığı bile oldu.

Mitinglerinde en büyük rakibi olan Recep Tayyip Erdoğan’ı kendi silahıyla vuruyordu üstelik. Mitinglerinde halka izlettiği videolar sayesinde coşkuyu en üst seviyeye çıkartıyor, ekranlarda gösterildiği kısıtlı süre içerisinde popüleritesini sürekli arttıymayı başarıyordu. Mitingler sadece yetmiyordu, daha çok sesini duyurabilmesi için televizyon programlarına çıkması şarttı. Bu doğrultuda katıldığı programları adeta şova dönüştürmüştü. Hazırcevap oluşu, soruları çok dürüstçe cevaplaması, her katıldığı programda alttan alttan “yandaş” medyayı ve medya mensuplarına laf dokunduruşu, muhalif kesimde oldukça karşılık buluyordu.

Artık sadece CHP seçmeni değil, kendini muhalif tarafta gören herkesin ortak adayı olmaya başlıyordu. Yapılan anket ve araştırmalar gösteriyordu ki, ilk turda olmasa bile, olası yaşanacak ikinci turda muhalefet neredeyse tek yumruk olup Muharrem İnce’yi destekleyecekti…

Artık sayıla sayılı günler kalmıştı, Muharrem İnce son üç mitingini üç büyük şehirde yaparak seçim sonucunu bekleyecekti. İlk önce İzmir’deydi. Sanıyorum İzmir çok uzun süredir böyle bir kalabalık ve coşku görmemiştir. Ardından bir gün sonra başkent Ankara’ya gitmişti. Ankara halkı İnce’yi bağrına basmış, adeta İzmir’e nazire yapıyordu. Ve seçimden bir gün önce sıra gelmişti son miting İstanbul’a…

Bir ülke rekoru kırılarak altı milyonu aşkın insan, hiçbir özel ulaşım hizmeti olmadan ve gün içerisinde yağan yoğun yağmura aldanmamış, bir ayı aşkın süredir kendi içerisinden bir insan olan Muharrem İnce’yi seçimden bir gün önce bağrına basmıştı. İşte böyle bir serüvendi İnce’nin seçim hazırlığı.

Bir pazar sabahı yine erkenden kalkılmış ve tüm Türkiye yollara düşmüştü oy kullanabilmek için. Ülke olarak tarih boyunca her zaman seçime olan katılımımız çok yüksek olmuştur. Bu sefer de yine katılım çok yüksekti. Üstelik engelli olan, sandığa gelemeyecek kadar yaşlı olan vatandaşlarımız için de hizmet verilmiş ve kurulan portatif sandıklarla evlerine kadar ulaşılıp oy kullanılması sağlanmıştı. İşte böyle bir pazar gününü akşam etmiştik hep birlikte. Yine klasik YSK yasağı vardı karşımızda ama hepimiz biliyorduk ki saat 21.00 olan seçim yasakları yine saat 19.00 civarı kaldırılmış ve yine klasik bir şekilde Recep Tayyip Erdoğan ve partisi AKP’nin oyları normalin çok üzerinde Anadolu Ajansı tarafından tüm medya kuruluşlarına servis edilmişti…

Saatler artık gece yarısını geçiyordu, birçok muhalif kesimden sandıkların aslında görülenden çok azının açıldığı ve sandıkları kimsenin terk etmemesi yönünde telkinler yapılıyordu. Bu senaryoyu belki de kaçıncı yaşayışımız, aradan bir gün geçtikten sonra yapılan itirazlar, gün boyu olan oy çalma tartışmaları hepsi kendini balkon konuşmasına bırakıyordu.

Çok büyük beklenti içerisinde geçirilen bir seçimi bu sefer MHP desteğiyle birlikte cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve partisi günün kazananı olmuşlardı. Kendisine sonsuz destek veren Bahçeli ve Milliyetçi Partisi de beklenenin çok üzerinde bir destekle günün kazananı olarak yerini almıştı.

Aslında bakarsanız çok uzun süre birkaç durum dışında oylar beklenildiği gibi gidiyordu. Tüm beklentileri bozan Meral Akşener olmuştu. Bu kadar iddialı girdiği bir cumhurbaşkanlığı seçiminde %7.50 civarı oy alabilmiş ve en yüksek dördüncü oy alan aday olmuştu. Seçimin ikinci tura taşınması adına kilit durumda olan Akşener, Cumhur İttifakı seçmeninden neredeyse sıfıra yakın oy alabildiği için, Recep Tayyip Erdoğan ilk turdan çok istediği göreve seçilmiş bulunuyordu. Sonrası malum, balkon konuşması…

Aslında konuşulacak çok şey var, bir yandan bakarsak da konuşulacak hiçbir şey yok. Ben son olarak takıldığım bir şeyi söyleyerek yazımı bitirmek istiyorum. Muharrem İnce çok başarılı bir seçim süreci ve seçim geçirmiştir, bunda hiçbir problem yok. Ama yaptığı “Evet, oylar çalındı mı çalındı, ama on milyon oy da çalınmadı, adam kazandı” açıklamalarına karşılık olarak on milyon oy çalınmamış olabilir ama sayın İnce çalınan oyların karşılığı belki sizi seçim kazananı yapmayacaktı ama seçimin ikinci tura kalmasını sağlayabilirdi.

Yaptığı seçim kaybetme konuşmasındaki olgunluğu da anlıyorum ama oy çalınmasını kabul edip, bu kadar çabuk kabullenmeyi, ben şahsen kabullenemedim…

Acısıyla tatlısıyla, bugüne kadar yaşattığı uzun soluklu rüya için kendisine teşekkür ediyorum. Umuyorum, bu yaşanan seçim, gelecekte yaşanılacak sosyal demokraksi ve “sol“un güçlü ve derinden gelen ayak sesleridir…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir