Oliver Sacks ve Yaşanmış Hikayeler

Size Oliver Sacks’dan bahsedeyim. Sinemacı olmamasına rağmen sinema tarihine dokunmuş bir insan. Pek çok kişi için bu tanım kullanılabilir aslında. Sinemayla ilgisi olmayan binlerce yazarın kitapları beyazperdeye uyarlanmıştır. Fakat Sacks’ın durumu bunlardan biraz farklı. Sacks bir tıp doktoru. Sanatla uzaktan-yakından alakası olmayan bir işi var baktığınızda.

Oliver Sacks 1933 yılında Londra’da doğuyor ve Oxford’da tıp eğitimi alıyor. Ardından ABD’ye giderek burada nöroloji ihtisasını yapıp çalışmaya başlıyor. Sacks, 1966 senesinde çalıştığı Abraham Hastanesi’nde rüya gibi bir olay yaşıyor ve bunu kitaplaştırıyor. Belki de yalnızca tıp dünyasının tanıyabileceği Sacks, bu kitap sayesinde bugün edebiyat dünyasının da önemli isimlerinden biri haline geliyor. Bununla da kalmıyor, 1973’de yayımlanan bu kitap 1990 senesinde film haline getiriliyor. Artık Sacks profesör unvanının yanında çok özel bir filmin yazarı olarak tarihe kazıyor adını.

Bu film Awakenings.

“Based on true story” filmler zaten her zaman için dikkat çekici olmuştur. Bu hikayelerin gerçekten yaşandığını bilmek, filmi seyircinin gözünde 1-0 öne geçirir. Fakat bu filmler sağlam kotarılamadığında aynı tam tersi daha büyük bir hayal kırıklığı yaratır. Neticede çok vurucu ve gerçek bir hikaye, seyirciye aktarılırken ziyan olmuştur. Awakenings tam anlamda olmuş bir iş. Bu yazının konusu da Sacks’ın “olmuş” ve “olmamış” iki hikayesi hakkında.

Awakenings dediğim gibi Sacks’ın aynı isimli romanından uyarlama. Baş rolleri Robert De Niro ve Robin Williams gibi iki efsane isim paylaşıyor. Yönetmeni ise Penny Marshall. Marshall’ın geçmişte çok büyük yapımlarda imzası olmasa da Awakenings’te büyük iş başarmış, bu gerçekten çok özel bir film. Aslında teorik olarak tam bir Hollywood hikayesi ancak gerçek bir hikayeden uyarlanmış olması ve bu hikayenin çok sağlam bir anlatım diliyle aktarılması özel kılıyor bu filmi.

Robert De Niro’nun oynadığı karakter küçük yaşlarında encephalitis lethargica hastalığına yakalanmış ve kendi gibi katatoni hastalarının bakıldığı bir kliniğe yatırılmıştır. İşin tıbbi kısmına hakim olmasam da bu hastalar yıllarca tepkisiz hatta donmuş şekilde yaşamlarına devam ediyorlar. De Niro da hastanede 30 yıldır bu şekilde yaşayan bir hasta. Derken aslında Sacks’ı canlandıran Robin Williams bu nöroloji kliniğine asistan olarak geliyor ve kariyerinde her zaman olduğu gibi idealist bir tipi canlandırarak hastane yönetimini karşısına alıp bu hastalara yardımcı olmaya çalışıyor.

Deneysel bir ilaç kullanma kararı veriyor Williams. Tabi ki olaylar oluyor, “oğlum sen manyak mısın bak işine, terso bir durumda kariyerin biter” diyorlar. Williams buna rağmen hastalarında bu ışığı görüyor ve De Niro’ya bu deneysel ilacı uygulamaya başlıyor. Zorlu bir sürecin ardından De Niro mucizevi bir şekilde uyanıyor. Williams her filmde olduğu gibi bu filmde de yönetimi afedersiniz göt ediyor. De Niro’dan gelen gazla ilaç tüm hastalara uygulanıyor ve 1969 yılının yaz aylarında klinikte tıp tarihine geçen bir olay yaşanıyor. Tüm hastalar hiçbir şey olmamış gibi uyanıyorlar. İşte o yaz hastalar, yıllardır beraber yaşamalarına rağmen ilk kez tanışıyorlar, dans ediyorlar, aşık oluyorlar. Yıllar sonra ilk kez ‘farkında’ oluyorlar. Bu görüntülerin gerçeğini aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.

https://www.youtube.com/watch?v=qnum0dtyalk

De Niro’nun performansını kesinlikle izlemelisiniz. Hastaları o kadar iyi takip etmiş ki, bu reflekslerine bile yansımış. De Niro’yu bilmeyen gerçekten hasta sanabilir. O derece iyi oynamış. Uyandığı halindeki oyunculuğu da yine aynı şekilde; 30 yılını boşa geçirmiş ve açığı kapatmaya çalışan bir adam görüyorsunuz karşınızda. Bu oyunculuk sizi filmin içine kolayca çekiveriyor. Diyalogları ve duygusal sahneleriyle cıvıklaşabilmesi çok kolay olacak bu film asla demagojiye kaçmıyor. Sacks’ın gerçek hikayesini, usta oyunculuklar ve yönetmenin bakış açısı ile birleştirerek adeta tıbbi dram gibi yeni bir kategori oluşturuyor. Filmi izlerken hastalıkla ilgili bayağı bir fikir sahibi oluyorsunuz fakat denge o kadar güzel sağlanmış ki asla bir belgesel izliyormuş hissine kapılmıyorsunuz.

Awakenings gerçekten harika bir uyarlamaydı fakat gerçek hikayeler iyi kotarılamadığında sonuç hüsran olabilir demiştim. Yine Sacks’ın bir romanı buna çok güzel bir örnek olacak.

An Anthropologist on Mars 95 tarihli bir roman. Sacks’ın nörolojik vakalarını derlediği bir iş. Bu kitaptaki The Last Hippie bölümü, 2011’de beyazperdeye uyarlanmış. Filmin adı; The Music Never Stopped.

Uzun zamandır böyle kötü bir film izlememiştim. Kötü olması dert değil ama müthiş bir hikayeden böylesine hüsran bir sonuç alınması kahrediyor insanı. Awakenings ne kadar iyiyse bu film o kadar berbat. Halbuki J.K. Simmons gibi bir baş rolü var. Hasta karakterimizi oynayan Lou Taylor Pucci hiç de fena performans sergilemiyor. Julia Ormond gibi şahane bir oyuncu doktor rolünde. Ve her şeyden önce film boyunca; The Beatles, Steppenwolf, Bob Dylan; Crosby,Stills&Nash ve tabi ki Grateful Dead şarkıları dönüyor. Film zaten müzik tarihinin en orijinal gruplarından biri olan Grateful Dead üzerine.

Fakat bunca öğeye karşın film iyi olabilmenin çok uzağında. Çünkü hiçbir derinliği yok. Gelin şöyle anlatayım; film 18 yaşlarında evden kaçan bir çocuğun 20 yıl sonra nörolojik bir rahatsızlık geçirerek ailesi tarafından bulunması hakkında. De Niro’nun Awakenings’deki hastalığı gibi bir katatoni yaşıyor fakat beynin bazı kısımlarını kullanabiliyor, yürüyebiliyor, tepki verebiliyor. Sonra müzik ve psikoloji üzerine çalışmaları olan bir profesör bu çocuğu tedavi etmeye başlıyor. Müziğe tepki verdiğini görüyor. Çocuk bir Grateful Dead şarkısı duyup geçmişe dair her şeyi anlatmaya başlıyor. Kendisini hala 20 yıl öncesinde sanıyor; babasıyla kavga edip evden kaçmış, babasıyla bunun hesaplaşmasını falan görüyorlar.  Yani hikaye gerçekten iyi kotarılsa Oscarlık. Fakat film hiçbir şey anlatmıyor. Çocuğun kaybolduğu 20 yılda neler yaşandı, anne-baba çocuğu aradı mı tek bir sahne yok. Anne bir anda ben işe girdim deyip ortadan kayboluyor. Hiçbir karakterin derinliği yok. Çocuğun 20 yıl boyunca ortadan kaybolmasının sorumlusu baba olarak gösteriliyor. Baba; oğluyla ve kendisiyle hesaplaşma yaşıyor bu konuda. Gelgelelim izlediğimiz kavga sahnesinde ne babanın bir suçu var ne de ortadan 20 yıl kaybolacak bir şey. Babaya kızdığından, kapıyı vuraraktan çıkıp –hepimizin ergenliğinde yaşamış olabileceği gibi- maksimum iki saat sonra özür bile dilemeden eve gelinebilecek bir olay. Hal böyle olunca film sizi ne içine çekiyor, ne de bir gerçekçiliği kalıyor. İnsanı derinden etkileyecek hem de yaşanmış harika bir hikaye nasıl ziyan edilir resmen bunun dersini vermiş film. Tek olumlu yanı J.K. Simmons’ın 60-70’lerin Rock müziğini öğrendiği sahnelerin şahane oluşu ve tabi ki de 60-70’ler atmosferi. Zaten bu dönemi anlatan halay çekilse izlenir ancak ne olursa olsun bu filmin çöp olduğu gerçeği değişmiyor.

Özetle Oliver Sacks’ın olağanüstü iki hikayesi, iki farklı elde bambaşka yerlerde. Biri sinema tarihinin en acayip dramlarından biri olmuşken, diğeri bir televizyon filminden öteye gidemiyor. Bu da bize “based on true story” işlerin çarpıcı olabileceği kadar, yanlış ellerde berbat bir şeye dönüşebileceğini de gösteriyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir