Nergis’in Romanı

“Kötüsünüz. Hem de çok. Aslında en iyi bildiklerinize, tanıdıklarınıza kötülük edecek kadar, onları kötü olarak anlatacak kadar kötüsünüz. Bunun için insan değilsiniz. Kadın ya da erkek değil, insan değilsiniz. İnsan olsanız kötü olmazdınız. Kötü olmasanız; adaletli, ahlaklı, çıkarsız, tarafsız, vicdanlı olurdunuz. Siz kötüsünüz. Gerçekten de, hiç şiir okumamış kadar kötü!”

Ağzından dolu dolu, öfkeyle, büyük bir acıyla peş peşe dökülüyordu bu isyan edercesine haykırdığı sözler. Evlerin pencerelerinde, dükkanların önlerinde insanlar kendi aralarında kısacık mırıldanmalarla dinliyorlardı onu. Susmaya hiç niyeti yoktu. Bütün susturulduğu zamanların acısını çıkarır gibi haykırmaya devam ediyordu, bir yandan da işaret parmağını tetiğe daha çok yaklaştırarak:

“İşte karşınızdayım. Ama konuşamazsınız değil mi? Çünkü sadece kötü değil, korkaksınız da. Kafama sıktığımda konuşursunuz artık. O zaman bir ölü olacağım ve siz daha da kötüleşeceksiniz. Ama merak etmeyin pislikler, sizi öte tarafta bekleyeceğim. Geleceksiniz yanıma. Kötüsünüz beeee!”

Bütün o çığlık dolu sesi kesen, mırıldanmaları donduran bir el silah sesiyle herkes donakalmıştı. Yokuştan denize doğru, ağır ağır süzülüyordu kanı Nergis’in. Sanki bütün saçları, doğup büyüdüğü bu mahallenin bütün pencerelerine dağılıvermişti. Küçücük bedeni, daha da ufalmıştı sanki. Her tarafa ondan bir parça dağılmıştı. Kirletilmişliğini temizlemek ona düşmüştü işte. İncecik parmaklarıyla sımsıkı kavradığı tabanca, hemen yanına düşüvermiş, ardından özür diler gibi bakıyordu ona. En azından tabanca kötülük etmemiş, susmamıştı. Zaten ona da kızardı Nergis, susuyor diye. Bu suskunluk değil miydi zaten onu, tabancayla el ele tutuşturan.

Oysa büyürken, çocukluğunun tadını çıkarması gerektiği zamanlarda daha o acı dolu geceyi yaşamıştı. Uykusunun arasında duyduğu annesinin çığlığı, babasının öfkeli bağırmaları, ablasının bir anda kesilen ağlaması, her şey o geceden ona karanlık birer anı olarak kalmıştı. Anıdan anladığı ancak buydu Nergis’in. Uyanıp yatağından inmiş, minik ayakları ile kapıya doğru yönelmiş ve gıcırtısını zaten hiç sevmediği kapının o iç ağrıtan sesiyle evin holüne varmıştı. Babası iskemlede oturmuş, elindeki kırmızıya boyanmış bıçağa bakıyor bir yandan da bir şeyler söyleniyordu. Babasının yanına gitmiş, elini tutmuştu. Öfkeli babasının hışımla ayağa kalkması, evden kaçar gibi çıkmasına bir anlam verememiş ve annesinin yanına gitmiş.

Aralık kapıdan başını uzattığında gördüğü manzara Nergis’in hayatının kalan kısmında onun hep kabusu olacaktı. Önce polisler, ardından iyi giyimli ablalar ağabeyler dolmuştu eve, mahalleli de tabi. Sabah olduğunda kocaman bir binanın bir odasında, sonradan Arzu ablası olacağı kadınla karşılıklı otururken, ablasının ve annesinin meleklerin yanına gittiğini anlamaya çalışıyordu. Babasını ise hapishane diye bir yere götürmüşlerdi.

O geceden sonra büyümeye başlamıştı Nergis. Kimsesiz çocukların kaldığı yerler, genç kızların, genç kızlık hayallerinin neler olduğunu dahi bilmediği sarı renkli binalar, her gece onları zorla uykuya gönderen tiz sesli kadınlar, sarı binaların bahçesini çevreleyen tel örgülerin dizlerine, kollarına bıraktığı küçük yaralar o geceyi daha da kanar hale getiriyordu her seferinde. Şakağına dayadığı tabancanın soğukluğundan daha fazla üşümüştü bu gencecik yaşına kadar. Kız yurdundan bırakıldığında ilk kez tanıdığı aşk, o aşkın onu kirletmesi, sonra aşksız kirlenmeler, annesizlik, her gittiği yerde horlanmalar, delirmeler..

Nergis, annesinin hiçbir günahı yokken, sırf dedikodular yüzünden babası tarafından öldürülmüş olduğunu, ablasının gördüklerinin kurbanı olduğunu, babasının geçirdiği cinneti, kaldığı yurtları, onun elinden belki de en çıkarsızca tutan Arzu ablasını, hayatını bir kez daha karartan Ahmet’i, herkesi ve her şeyi öldürecek ve kurtulacaktı. Etrafındaki susan, onun ve onun gibiler hakkında hiç konuşmayanları da öldürmüş olacaktı. Başardı bunu. Herkesin kötülüğünü yüzlerine haykırarak, küçük bir çocuk gibi dudağının kenarında ufacık bir gülümseme ve özlem aydınlığı bırakarak bu dünyadan giderken, geride bırakmayı başardığı en güzel şey, gizlice yazdığı duyguları olmuştu.

Yıllar sonra, Arzu ablasının onun yazdıklarını kocaman bir roman yapmasını annesi ve ablası ile birlikte gökyüzünden seyredecekti mutlaka. Onu anlamaya, anladıkça onun için konuşacak insanlar olacağını gökyüzünün ışığından tanık olacaktı. Bundan daha güzel bir şey olabilir miydi Nergis için? Nergis o zaman aslında hiç ölmemiş olacaktı.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir