Nefesin Efendileri

Dünya’nın üçüncü evresine geçmek üzereyiz. Söylemişlerdi de inanmamıştım. Anlatmışlardı da dinlememiştim. Meğer gerçekmiş bu dönüşüm, bu güç devir daimi. Halbuki kadim inancımıza göre savaşın berabere bitmesi gerekti. Söylenceye göre olmayacaktı kazananı, öldürecektik birbirimizi aynı anda. Ne yani bütün inandıklarımız; önce taşlara, sonra düşmanlarımızdan arttırdıklarımızın üzerine yazdıklarımız… Yalan mıydı?

Dünya’nın birinci evresi kaybettiğimiz dönemdi. Çok zor öğreniyorduk çünkü. Önümüzde bir yol gösterici yoktu. Yaşamın içinde, emekleyerek tanıyorduk dünyayı çaresiz. Yanlış anlamayın, mecaz yok söylediğimde. Ellerimizi kullanmadan ayaklarımızın üzerinde durmayı bilmediğimiz bir dönemdi. Konuşmanın tadını kavrayamadığımız, neler yapabileceklerimizin farkını varamadığımız günlerdi. Tanımıyorduk çünkü hali hazırda içine sıkıştırıldığımız bedeni.

Yine de temel ihtiyaçlarımızın değişmediğini söyleyebilirim. Bugün giydiğimiz mantonun yerini o gün; kalın derimizin soğuktan titremesini istemediğimizden, birbirine sürttüğümüz taşların arasından çıkan kıvılcımlar almıştı. O kıvılcımların, taşların üzerinde is haline dönüşmesinden sonra yazılar yazılmıştı çevrelerine. İkinci evrenin son gününe kadar da aslında, bir başkasına okutma gayesi güttüklerimize benzeyen ancak, salt yön bulma kaygısı güden yazılardı bunlar. “Yemek”ten eve dönüşlerin pusulalarıydı bir nevi.

Sonra biz de geliştik tabi. Böyle aynı kalacak değildik ya. Suyu fark ettik mesela. Diğer yakasına geçebilmenin yollarını aradık. Ardından yediklerimizle harmanladık duruluğunu. Kullandığımız kadarını not ettik bir yerlere. Ve nerede ne gördüysek çizdik mesela, bir daha geldiğimizde o bölgede neler yaptığımızı unutmayalım diye, belki unutulmasın diye.

Becerilerimizin farkına varınca iş kollarına ayırdık birbirimizi. Bazılarımız yemek bulmaya devam etti, kimilerimiz gelen yemekleri paylaştırmaya girişti, en iyilerimiz de türlü hesaplamalara verdi kendisini. Bir şekilde ilerledik ama.

Sonra ısınmamız gerekti iyice. Birbirine sürten taşların yarattığı sıcaklığı yettiremedik kendimize. Çözüm için giriştiğimiz arayış sonunda da ormanı fark ettik. –düşmanımız ordusuna orman diyordu-

Önceleri birer ikişer, ardından kalabalıklar halinde daldık aralarına. Yakaladıklarımızı kurban etmeye başladık ısınmak adına. Gövdelerini kestik, üst üste yığdık. Dedik kendimize, bu dünya üç evre ise birinci evre bize göre. Birinci evre bizim dilediğimizden.

Aman kadim inanış! Ne büyük yanılgı… Ne aptalca… Meğer birbirine sürterek meydana getirdiğimiz kıvılcımlara gövdelerini attığımız ağaçların gazabı ne büyükmüş. Senaryosu ne derinmiş. Yapraklarının arkasına, vücudunun gerisine gizledikleri hayvanlarla ne çok can koparttılar bizden. Aralarında ne tür anlaşma olduğunu bilmediklerimizle ne çok öldürdüler acımadan saf saf gezenlerimizi. Çocuklarımızın önünde dişlerini boyunlarımıza geçirdiler. Eşlerimizin yanında ayırdılar vücutlarımızı ikiye, of demediler.

Belki de kaybede kaybede geçmiştik ikinci evreye. Hayatta kalmak için ısınmamız ve yememiz gerekti. Isınmak için önce bu kadim düşmanımızı alt etmemiz, yemek içinse o ittifak yaptıkları hayvanları tuzağa düşürmeyi öğrenmemiz icap ederdi. Ve başladı ikinci evre. Tam bir zafer dönemi, tam bir şaşaa… Önce bulduğumuz “şey”in ismine teknoloji adını verdik. O teknolojiyle, kadim düşmanlarımızın birkaç tanesinin boynunu her gün toprağa devirdik. Bu kez ısınmak için de değil. Kısa bir dönem intikamın zevkini tatmak, bir süre sonrasında da yeni doğan ihtiyaçlarımızı karşılama zorunluluğundan…

Mesela uzaktaki dünyaları keşfettik, havalimanı adını verdiklerimizin inşası için sayısız olanının gövdesini doğradık sırayla. Veya bir yakadan bir yakaya geçmeye duyduğumuz iştahtan, kaç tane varsa serdik toprağın üzerine ötesindeki ve berisindekilerle birlikte. Hayat hakkı tanımadık bir çoğuna… Nefes almasına izin vermedik. Geçmiş hafızalarımızda tazeydi çünkü. Ya da, “eski”ye nazaran “yeni” mi cazip gelmişti?

Ve çok sonraları bir gün, inancımızın da aslında bahsettiği bir zaman diliminde, düşmanlarımızın sayısını git gide tükettik. Hayvanları onlardan çok önce bitirdiğimizden dünyada artık tek egemendik. Asli sahibiydik bir anlamda her şeyin. Atalarımızın göz bebeğiydik. Yıllarca yenmek için çabaladıkları düşmanlarının efendileriydik artık. Meğer fark etmeden üçüncü evrenin kıyısına gelmişiz.

Dünya’nın üçüncü evresine geçmek üzereyiz dostlar. Şimdilerde fark ediyorum. Etrafımda da çok türdaşım kalmadı zaten. İlk evrede yaşanan savaşlarda kaybettim çoğunu. Kısa geçen ikinci evrede ise havanın kirine feda ettim her birini.

Nasıl mı? Düşmanımızı azalttığımız gün öldüğümüzü göremediğimizden. Köprülerden geçerken soluk alıp veremediğimizden, havalimanlarında yürürken ciğerlerimizi yenileyemediğimizden… Göremedik. Teknoloji dediğimize kendimizi kaptırdığımızda, bilemedik dost olmamız gerekenle neden düşmanlaştığımızı.

Ve bugüne geldiğimizde ise üçüncü evreye geçmeden önce tüm bunları değiştirmem için bana; geçirdiğim bin yıllarca yıl için bin yıllarca adım hakkı tanındı. Son adımıma kadar nefes alma sorunum olmayacaktı. Nefesin gerçek sahipleriyle buluşup mevcut durumu değiştirmeme imkan tanınacaktı ve ben de çıktım yola. Az sayıda kalan tüm türdaşlarım adına. Memleketten memlekete savurdum adımlarımı, kıt’a dan kıt’a ya.. Son toprak parçasına tabanımı değdirdiğimde, buluştum o binlerce yıl önce kavgaya giriştiğimiz nefesin efendileriyle. Hepsi oradaydı, yani onlardan da kalanları. Biri olmasa olmazdı. Ne onlar var olabilirdi ne benim türdaşlarım nefes alabilirdi.

Bu gerçeklerin arkasına, binlerce yıllık adım boyunca zihnimde gezdirdiğim sözcükleri ekledim. Ve hiç kimse fark etmeden çıkardım bıçağımı. Dayadım nefesin efendilerinden birinin boynuna. Savurun dedim yapraklarınızı, durmayın. “Bir daha durmaya niyetlenirseniz arkadaşınız ölür.”

Yankılandı sesim boşlukta. Düşman olduklarımın gövdesinden ivme alan sözcükler yeniden kulaklarıma dokundu. Bir kez daha tekrar ettim, bir kez daha dinledim. Ve griye çalan gökyüzüne baktım sonra. Kendimi seyrettim semada. Elimde bir bıçak vardı, boynumda bir bıçak… Bıçak boynuma değdiği anda türüm yok olacaktı, yani bir daha nefes olmayacak…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir