İstemeyene ne verebilirsin? Sen iliklerine kadar duyumsarken onun varlığını, bir bedende iki ruh devam ederken hayatına, yürüdüğün yolun sonunun onun kalbine açılacağını hayal ederken her anında, ne verebilirsin engeli duvar boyunu aşan bir kadına?

Böyle yazıyordu defterine Bora. Askerden döndüğü günden bu yana eline almadığı kalemi, kendisini yarı yolda bıraktığını düşündüğü kadın için tutuyordu. Onun tebessümünü kelimelere bir umut dökebilmek için, tükenmeye yüz tutmuş hayallerini tünelin ucunda ışığı gören bir maden işçisi sevinciyle karşılayabilmek için kavrıyordu sıkıca. Sormayı da unutmuyordu kendine, defalarca… Nasıl bu noktaya geldik?

Doğum gününü kutlayacakları bir kış gününü hatırlıyordu mesela. Önceki yazdıklarını karalayıp, düşüncelerinin kırıştırdığı alnını ovalarken, o gün yaşadıkları acıyı duyumsuyordu yüreğinde. Ve vuruyordu kalemin ucunu kareli defterine. Bir daha hatırlamak… Düşünmek ne zordu?

Diğer iş günlerinde olduğu gibi Eminönü’nden Kadıköy’e vapurla geçerken, çay bardağının yanaklarına kaşığını değdirirken gelmişti haber.  Suna kaza geçirmişti. Yağmurlu havanın azizliğine uğrayıp direksiyonu kontrolden çıkmış, araba kendini bariyerlere yatırdığında da önü kağıt gibi olan arabanın arasında ayakları birbirine geçmişti. “Kıpırdatamıyorum Bora” dediğindeyse o Eminönü’nden henüz kalkan vapur bir türlü gelmemişti Kadıköy kıyılarına. Sanki bir kuvvet kendisinin o kozada sıkışmasını emrediyormuşçasına, bir Gülhane panoramik turunun zorunlu misafiri olmasını dikte ediyormuşçasına, ilerliyordu nazını saclarına dokunan serin sulara nispet yapıyormuşçasına.

Lanet etti Bora. Kendi üzerlerine yağmayan yağmurun Suna’ya reva gördüğü yaşanmışlığa takılarak, lanet etti Bora. Doktorla birlikte odadan ayrılmadan önce Suna’nın yüzüne çöreklenen umutsuzluğu dağıtmak için zoraki tebessümünü esirgememişti. Bundan sonra yaşamlarının nasıl ilerleyeceğini ise zihninden hiç geçirmemişti. Sadece o vardı, Suna. Rüzgara tutulan yaprak gibi yatağında titreyen, sevgisini yaşadığı acının şiddetine hapseden ancak bunu Bora’ya dahi o günlerde hissettirmeyen Suna…

İki dizine takılan platinin yardımıyla iki senelik fizik tedavisini tamamladığında yürüyebilecekti Suna. Dizlerini eskisi gibi kıramayacak, haftasonları Bora’nın uyuduğu saatlerde patenleriyle kilometrelerce yol yapamayacak, Maltepe sahilinde kiraladıkları bisikletle yarış yapamayacaklardı ama yürüyecekti Suna. Tek yapması gereken istemekti. İstemek…

Bir sabah erkenden uyandı Bora. Önceki gün kimselere haber vermeden gittiği nalburdan edindiği çimento, mala, kova ve tulum ile apartmanın kapısına hizalandı. Şöyle bir etrafına baktı. Yaşamı boyunca tornavida dahi tutmadığı kaplamıyordu zihnini hayır, apartmanın girişindeki musluğa her daim takılı olan hortumun ucunu arıyordu. Bulduğunda sevindi. Kimseler görmeden başlayacağı işi bitirmek için üzerine giydiği tulumun düğmelerini ilikledi. Koyuldu, yapmayı planladıklarına. Kovayı su ile doldurdu, çimentoyu malaya vurdu, malayı da apartmanın girişindeki tek basamakla zeminin arasına… Başladı, tekerlekli sandalyesini her indirdiğinde gözleri dolan Suna için zeminle basamak arasında bir yokuş meydana getirmek için çalışmaya. Kuruduğunda gösterecekti. Suna’nın göz pınarlarından sıyrılan yaşların yüreğindeki gölü büyütmemesi için başardığını gösterecekti, defalarca “hayatımın anlamısın” dediği Suna’sına.

Bencilce miydi yaptığı? Suna iyi olduğunda kendisini de iyi hissedecekti ve bu bencilce miydi acaba? Hayattan talep edilenler iki tarafında yararına ise burada bir şahsilik aranabilir miydi? Sıyrıldı bunlardan. Evinin kapısını araladı. Tekerlekli sandalyeden dışarıyı seyreden Suna’sının yanına yaklaştı. İlk o konuşacaktı ki müsaade etmedi Suna.

İstemiyorum.

Neyi?

Seni istemiyorum.

Neden ama…

Bir kadın istemediği zaman cevap vermezdi, o gün öğrendi Bora. Bir tane neden söylemese de yüzlercesi yüzünden seni mahkum eden bir tavırla bakardı gözlerinin içine, sadece. Bora son kez o evden çıkardı. Bora ilk kez indirdi o yokuştan Suna’yı, dikkat etmedi bile. Musluğun dibine bıraktığı içi yarısına kadar dolu kovayı, hortumun üzerine sevinçle fırlatılan malayı şöyle bir süzdü ve devam etti. Onu almaya gelen ağabeyinin arabasına bindi ve gitti.

Bora canını verebileceğini söylerken o bakışlarıyla istemediğini deklare etti ve gitti. Sorun neydi? Biri Bora’ya Suna’nın neden istemediğini söyleyemez miydi?

Söyleyemez… Söyleye… Söyle…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir