Meteor, Neden Olmasın?

Önceleri akıl beş karış havada, arı gibisinizdir. Konu çiçek özü ise şayet, aracınız emanet de olsa fark etmez. Hatta çiçeğin renginin ya da yayacağı kokunun, saçacağı tohumun, yetiştiği toprağın, açacağı mevsimin, isteyeceği suyun, gübrenin, muhteviyatı, miktarı zerre ilgilendirmez sizi.

Harçlığınızın ilk günleri ise şayet, taksi dahi görür işinizi. Sonraları tavşana bağlarsınız. Hızlı kaçsın, benim olsun, basınca gitsin, basınca dursun. İki zıplayıp, bir durup, etrafa bakınmayı yöntem bellersiniz. Elde havuç olsa da, uzaklardaki havuçları bir yandan kesmeyi ihmal etmezsiniz. Renk, koku, doku işte o sıralar önem arz eder. Neden sonra bir kaplumbağalık damarlarda dolaşmaya başlar. Hızdan sebep kaçırmış olduklarınıza hayıflanır, zarardan dönmeyi kar sayarsınız. Sunulanlar arasında sehven seçimlerde bulunmak yerine, artık aradığınız belirli özellikler edinmişsinizdir, ‘Olmaz ise olmazlarınız’ vardır bundan öte. Ağırdan almak son derece elzemdir. Temkin ilk kuraldır. Sen dilersen, buna öğrenilmiş korkudan sebep de. Lakin zevk almak durumu, yerini keyif almaya bırakmıştır. Ehil bir keyif adamı ise, belki yürür ama asla koşmaz. Yani sırasıyla taksiden, spor arabaya, oradan da konu neden sonra karavan sahibi olmaya gelir dayanır. Bir tarz meselesidir karavan. Maddi, manevi bir birikimin neticesidir. Evrende sürüklenmeyen tek bir zerre yoktur ki onu taklit edelim de, iki ayağımıza rağmen olduğumuz yere çivi çakalım.

Konuyu daha fanatik hale getirenler bile olur, ekseriyet kırkından sonra. ‘Kervan yürürken ev kurulmaz’ mottosu ile yola çıkanlar dirhem toprak sahibi değildir şu dünyada. Basar karavanının marşına, nereyi beğenirse atar demiri, nereden sıkılırsa çözer ipini. Olayın kanımca felsefesi bu… Ve fakat pratiği?

Yaş kırklara vardığında ve aslında tam da doğum gününüzde, sirkadiyen saatiniz öylesine dakiktir ki, bir şeylerin musluğunu açıverir damarlara. Oradan da beyindeki ilgili makamlara damıtır. Kırk, gerçekten çok önemli bir rakamdır. Peygamberlik yaşıdır. Aklınızda kırk tilki dolanır da hiçbirinin kuyruğu birbirine değmez. En meşhurudur kırk haramiler, otuz dokuz dedin mi at çöpe. Bir harf öğretilmişse en az kırk yıl vefa borcunuz olduğu vicdanınızda yer bulur. Kırk yıl odun kırar kapısında Taptuk Emre’nin, Yunus. Ya kırklara karışırsınız, ya kırkınız çıkar. Bir deli bir kuyuya taş atsa, çıkarabilecek asgari akıllı sayısı kırktan başlar. Yaşamınızın totali, kişiliğinizin oturmuş ve artık değişemeyeceği yaştır kırk.

Kırk yıl Kani iseniz, kırkınızdan sonra Yani olmanız mümkün değildir. Denerseniz de, kırkınızdan sonra sizi ancak teneşir paklar. Kırk tarakta bezi olanlara şüpheyle yaklaşırsınız. Bu saatten sonra kırk yılın başı bir mutluluk yaşayalım deyip, kırkından sonra saz çalmaya heves ettik de satılık karavan ilanlarında dolandık durduk biz de. Çekeceğiz bir çınarın altına, hanım kahve yapacak, kırk yıl hatırı, ‘alacak’ hanesine yazılacak inşallah.

Mamafih ne mümkün dürüst satıcı bulmak bu zamanda? Kiminle konuşsak kırk yalan. Ne yazık ki ilanda neşredilen numarayı arayıp da telefondaki sesten karakter analizi yapmak mecburiyetinde kalıyorsunuz. Müthiş yetenek ister. Zira tonla para vereceksiniz. Netice ya kırk katır, ya kırk satır olacak. Dolayısıyla kılı kırk yarmak zorundasınız tüm emeğinizi yatıracaksanız hayallerinize.

‘İyisi mi’ dedik, biz önce aracı bulalım, zira belirli standardı vardır. Fiyat-fayda karşılaştırması yapabiliriz, içini de sonra ihtiyaçlarımız doğrultusunda düzenleriz. Hatta belki daha ucuza da mal olur. İş bu raddeye gelince, bütçe olarak da rahatlıyorsunuz. Kırk paraya kurşun atarken, birden kırk anahtar sahibi olmuşçasına mutluluk… Neticede alınan araçla gezip, tozup, kırk kapının ipini çekmek var. Yani gezgin bir araçta aranılan ilk özellik gezebilir sağlıkta olması. İş o zaman bir tarz edinme durumuna kalıyor. Klasik bir Vosvos minibüs neden olmasın?

Başladım belirli bir marka üzerine araştırma yapmaya. Kulüpleri var, grupları var, forumları var, kampları var, fuarları var, şenlikleri var, maketleri, oyuncakları var, hastaları var, hastaneleri var, felsefesi var, ecnebi memleketlerinden birinde kiliseleri bile var. Ama işte camii yok, uyanamadık… Dedik ‘bu boku biz de yiyelim, bunca sinek yanılıyor olamaz!’. ‘Number of buyers’ zaten talebi etkileyen faktörlerden. İktisat bilimi de bu tongaya düşmemin normlarda olduğunu savunuyor. Doğal yani bu sele kapılmam. Mihrapsızlıklarına aldırış etmedim, kesin kararlıyım, o sularda yüzeceğim.

İnternetten konuyu iyice inceleyip, irdeledikten sonra, bir de etrafımda bu araçla ilgili, bilgisi, tecrübesi olanlara danışayım dedim. Kaynak sıkıntısı yok evvel Allah, çevrem geniştir. En abuk işle ilgili danışın, bir ordinaryusuna muhakkak yönlendiririm sizi. Sarıldım telefona, emekli hippi bir büyüğüme alo dedim. Namazdan sonra kendisinin beni arayacağını iletti eşi. Kaza, tövbe derken vakit geçmiş olacak, iki gün sonra aradı eksik olmasın.  İkamet ettiğim çevrenin, böyle bir yaşam için gayet uygun olduğunun teyidini aldım kendisinden. Marka seçimim de gençliğini anımsatmış olacak ki, ahizeden neredeyse kulağımı yaladı. Lakin iş araç seçimine gelince, eski model oldukları için dikkat edeceğim hususların fazlalığından da dem vurmayı ihmal etmedi. Bu aracı almakla ilgili maddi bir sıkıntım olmadığını, nispeten eli yüzü düzgün ve yeni toparlanmışını tercih edebileceğimi kendisine belirttim. ‘İyi edersin, aksi halde elin hep üzerinde olmak zorunda kalır’ buyurdular.

Dedi de, işin kurdu olduğunu ispatlayacak ya, aracı buluyorum yirmi liraya, ‘olur mu öyle şey, adama enayi derler’, buluyorum on yediye ‘çüş devenin nalı’, abi bak bu on beş, ‘saçmalama kardeşim, sen bana emanetsin’… E abi kaça bulsam akıllıyım? ‘On parayı geçme’. Buldum sekiz liraya teeeee Trabzon’da… Ama işte ne kadar ekmek, o kadar köfte. Git-gel zaten iki lira en az. Lakin kararlıyız, malı alırken kazanacağız. Aradım ilan sahibini, dedim arabanıza talibim. Sordu nereden aradığımı, Ege Bölgesi’nin en ucundan dedim. Önce yardımcı olmak amaçlı vicdanı zonklamış olacak, dedi ‘yapma kardeşim, oralardan bul’. Dedim ‘olmaz, seninkinin farları kare, ben ona tavım.’ Adam ne yapsın kalk gel dedi ama kaporayı da unutma. Yolladım hesabına…

Açtım haritayı ölçtüm destinasyonu, yol bir karıştan hallice. Gece saat 23:00… Bir arkadaşa rica ettim günlük kullandığım arabamla gidelim, dönüşte iki araba döneriz diye. Telefon sapığı zannetti çarptı yüzüme. Hanım önerdi de uçakla gitmeyi akıl ettik. Ertesi sabaha bilet aldık. Bindik önce servise, sonra tayyareye, konduk iki saat sonra varacağımız yere. Hiç de uzak gelmemişti yol, getirenin jet olduğu detayını atlayınca. Aracı, muayenesi yaptırıldıktan sonra almayı şart koştuğum için, hafta sonu rötarından sebep pazartesi teslim edebilecekti satıcı. Bu süre zarfında Trabzon’da ne kadar tur varsa katıldık, vakit geçirdik. Karavan tatilimiz niyet etmemizle birlikte çoktan başlamış, birbirimize ne kadar isabetli bir değişiklik yaptığımızı telkin etmiş durmuştuk. Sümela, Uzungöl, Çay fabrikaları, Sürmene bıçak atölyeleri, orası burası derken, hafta içi ediverdik takvimi.

Adamla ancak öğlenden sonra buluşabildik. İlk on iki aramamızda telefonu açmamıştı. Sonrasında verdiği bir noterin adresinde buluştuk. ‘Arabaya bakmak ister misin?’ diye sordu. ‘Beni memleketime döndürebilecek kabiliyetteyse gerek yok’ dedim. Şaşırdı! Dedemin yaşındaki arabanın nesine bakacaktım da kusur bulmayacaktım? Kaldı ki Allah yapısı dedem öleli olmuş on beş sene. Kul yapısı metal kutu götürürse beni memlekete zaten mucize… Başak burcuyum ben. Kusursuzluğa inanmam. Bu da demek oluyor ki, mucizeye meftunum. Sekiz paraya ok gibi araba da beklemiyordum zaten. Hem araç, muayeneden de başarıyla çıkmıştı. Belgesi önümdeydi.

İş ödeme ve devir safhasına geldiğinde, emekli Hippi ağabeyimin alnımdan öpeceğini düşünerek, hiç yapmayı düşünmediğim halde şeytana uydum, çeşitli mazeretler öne sürerek bir lira daha kırdım fiyatı. Anında kabul görünce teklifim şaşırdım. Başarmış olma mutluluğu on saniyeye kalmadı, yerini aracın sağlığı konusunda endişeye sevk etti. Adam ya çok anlayışlı ve iyi niyetliydi, ya ben çok ikna ediciydim, ya da araç ciddi problemliydi.

Olan olmuş, kontak, kapılar ve benzin deposu için her biri ayrı, ayrı olmak üzere üç farklı, yedekleri de dahil toplamda altı anahtar kucağıma neredeyse bir metre uzaktan fırlatılmıştı. Alcadraz Hapisanesi baş gardiyanında bile bu kadar anahtar olduğunu sanmıyorum.

Satıcı, ‘araç kapının önünde, hayırlı olsun’ dedi ve merdivenleri bile kullanmadan, sanki itfaiyeci borusundan, yangına acil müdahale alarmı duymuşçasına kayarak, ikinci kattaki noteri terk edip gözden kayboldu. Ben, eşim ve vosvos artık evimizden binlerce kilometre uzakta, baş başa idik.

Aracın yanına inip, saldırı öncesi posta arabasının etrafında dönen Amerikan yerlileri gibi bir-iki tur attım çevresinde. Ne yalan söyleyeyim, oldukça şirin ve biraz da göz zorlamasıyla yüzeysel olarak diri gözüküyordu. Zaten bir ölüme çare yoktu. Ne kadar sorun çıkarabilirdi ve hatta ne kadarı halledilemez boyutta olabilirdi ki? Zaten memleketimin ayrı bir özelliği de vardı. Bir jumbo jet ile arızadan mütevellit tarlaya insen, mutlaka bir ustasını bulurdun. Kaldı ki Karadeniz’de idik. Adamlar dut ağacından Formula arabası yapmaya kadar gelmişlerdi.

Yine de temkini elden bırakmayıp, ne olur ne olmaz diye, eşime dışarıda kalmasını tembih ettim. Arabaya geçip direksiyona oturdum. Dördüncü denememde kontak anahtarını bulup bastım marşa. Önce etrafı bir duman bürüdü ama ardından motor bir senkronu tutturup tıkır, tıkır çalışmaya başladı. Eşimin umut dolu, dışarıdan bana bakan gözbebeklerini hiç unutmam. Kapısını açtım, o da yanıma oturdu. Mazot göstergesini kontrol ettim. İlerideki benzinciye götüreceği kanaatine vardım. Aracı park edildiği yerden çıkarmak için manevraya yeltenmem ile direksiyonun yıllar önceki teknolojisi tüm ağırlığıyla ilk selamını sundu. İki dolap beygiri bağlasan anca döndürür. Zaten sağlık ve mutluluk için edinmiştik bu aracı. Spor salonuna vereceğimiz paradan da kar etmiştik bir bakıma. Hayata güzel baktırıyordu araç vesselam.

Uygun vites aralığını bulur bulmaz çektim debriyajdan ayağımı, bir parça sarsıntıdan sonra harekete geçen aracı, çekiverdim istasyondaki pompanın yanına. Depoyu fulleyip, yakıtı ne kadar mesafede tüketeceğimi hesaplayacağım için ‘doldur’ dedim elemana. Şu kadar kuruş, bu kadar kuruş, o kadar lira, bunca lira, yok artık lira derken depo dolmak bilmiyor. İmkansız rakamları görür görmez aracın altına eğilmemle, tüm zeminin mazot gölü olduğunu fark etmem bir oldu. Masum bir insanın idamını son dakikada durduracak görgü şahidi gibi bir ‘durdurun’ çığlığıyla işleme son verdirdim. Depoda bir kaçak, kaçağa sebep bir delik vardı şayet mazot hınzır değilse. Mazot göstergesinin ibresi indi, indi, indi ve yarının biraz üzerinde sabitlendi. Yine de gitmeye hazırdım. Tekrar önce bir duman, ardından vites bulmaca oyunu, debriyajın bitmesine dalalet eden bir sarsıntı ve işte hareket ediyoruz.

Şehirden çıkıp da, Karadeniz sahiline paralel yolu, mütevazı bir süratle arşınlamaya başlayınca, Fahri, Umut, Ceyhun, Kadriye isimli dört ortağın,  girişimci ruhlarının eseri olan cd çaları kurcalamaya başladım. İçinden satıcıya ait cd yi sırasıyla, önce törpü, sonra cımbız ve nihayetinde tırnak makası yardımı ile de çıkaramadığımız için, iki yüz elli kilometre sonra artık Lazca konuşuyorduk. İlk zamanlar kasabalardan geçerken kimsenin dikkatini çekmeyen müstakbel karavanımız, İç Anadolu Bölgesi sınırlarına girdiğimizde, herkes tarafından fark edilmeye başlanmıştı.  Kaldırımda yürüyen insanlar neredeyse ‘hazır ol’ a geçiyor ve özellikle bizi sollayan araçların içindekiler, dikkatli gözlerle inceliyorlardı. Durumu tarzımızın getirisine yoruyor, hanımla el ele tutuşuyor, inceden gururlu bir eda ile sanki alışkınmışım gibi derhal gözlerimi kaçırıp, aldırış etmeden yoluma muzaffer bir Romalı asker gibi devam ediyordum.

Ancak ilkin, camlardaki kötü kalite siyah filmin azizliği olarak düşündüğüm dikiz aynasındaki buğulu görüntünün, sonraları iyice kararmasından şüphelenip, camı açıp da çıplak gözle geriye bakmayı akıl ettiğimde, kapkara bir bulutun bizi takip ettiğine tanık oldum. ‘Mazottandır’ dedim. Karavanımızın adını o an koydum. ‘Meteor’… Hava kararmaya başlayıp da, Çorum rampalarına eriştiğimizde, önce araba horon tepmeye ve en nihayetinde, göstergesinde ne numaralar varsa tüm becerilerini sergilemek üzere yanıp sönmeye başladı. Zira yeni sahipleriyle çok mutlu değil ise, bir hayli üzgündü. Motordaki makineli tüfek ateşi bittikten sonra durdu. Derin bir sessizlik… Kimi yerden beyaz, kimi yerden siyah, kimi yerden mavi dumanlar çıkarıyor, içinde ne kadar sıvı varsa kusuyordu. Gıda zehirlenmesi olamayacağına karar verdiğimde, kaldığımız ıssız yerde etrafımızda en az dört tane babayiğit kangal çoktan meraklı gözlerle bizi izlemeye başlamıştı. Böyle bir doğal afetle daha önce karşılaşmadıklarına emindim.

Arabadan ilk kim inecek diye hanıma sormam bir şovalyeye yakışmayacağı için, kalan çeyrek şişe suyla abdest tazeleyip, onu çok sevdiğimi en romantik ve çaresiz bakışlarımla hissettirmeye çalıştım. En son bir kangalı da bu kadar yakından, Afyon’da sucukçuda görmüştüm. O bölgede cep telefonları ancak walkman olarak kullanılıyor, dolayısıyla aracı aldığım kişiye, ‘validesi’ temalı son sözlerimi ifade etmeme bile imkan tanımıyordu. Emekli Hippi’ ye gelince, bu saatten sonra hamama gidip, kırk tas su döküp, kırklansa iflah olmazdı.

Verdiğimiz mi yoksa alacağımız sadakalardan sebep midir bilinmez, elimi tam kapıyı açmak için hareket ettirdiğimde, açık araziden bize doğru yaklaşan iki fener ışığı gözüme ilişti. Ya üçüncü sayfa haberi olacaktık ulusal gazetelere, ya yerel dergiye, kasabaya gelen ilk turistler konulu magazine. Bunların yerine şükür konuk olduk bir Anadolu köylüsünün evine.

Geçmiş olsun denildi, semaverde çay demlendi, Allah ne verdiyse masaya serildi. Bir çekici çağrılıp, kentteki sanayi sitesinden birine haber verildi. Tamirhane o saatte açtırıldı, araç biz çaylarımızı yudumlarken çoktan Çorum’da yeni yuvasındaydı. Müstakbel karavan bizsiz tatilini yapmaya başlamıştı bile.

Israrlara rağmen misafir olduğumuz yerde kalmayıp, şehirde bir otelde rezervasyon yaptırttık. Ev sahibi sağ olsun odamıza kadar bıraktı. Bizimle kalmayı, hatta memlekete yanımıza taşınmayı teklif ettiler. ‘Kalabalığız’ dedik, anlayışla karşıladılar. Giderlerken Sürmene’den aldığım bıçağı, evin reisine hediye ettim. Reis memnun gözlerle bakıp, hep yüreğinde taşıyacağını beyan etti, ‘hart’ diye kalbine sapladı. Ambulans çağırdılar, gitti.

Sabah, bol leblebili bir kahvaltıyı müteakiben, yerel hiçbir özelliği atlamadan, yolunun tarifini aldığımız tamirhaneye vardık. Sahibi civarda ‘vosvoscu’ olarak bilinir olmasına karşın, daha önce böyle bir aracı hiç tamir etmediğini söyledi. Ancak dedesinden dinlediği ve şimdi ilk kez karşılaştığı bu araçla ilgili hikayeleri hatırladığını da ekledi. Ona da onun dedesi anlatmış. Karı-koca boynumuzda asılı fotoğraf makineleri, iki Japon turist gibi dikilmiş, gerçekle artık yüz yüze gelmiştik. Başımız beladaydı, ama hanımın bana bakışından sonra anladım ki, benim başım daha da beladaydı.

Bakışı geçiştirip, tamirciye sordum. ‘Yaşayacak mı?’. Tamirci, sanayi sitesindeki esnafın kahvaltısından geçinen, karşı kaldırımdaki, kuyruğu kesik, topal, kaburgaları sayılan, kafası önde, mahsun bakışlı ve kirli bir kırma köpeği göstererek, ‘o da yaşıyor’ dedi. Aracımızı alıp, oradan ne zaman gidebileceğimizi sorduğumda, bunu söylemek için erken olduğunu, önce içini açıp bakıp, nelerin onarılacağını, nelerin bulunacağını, nelerin uydurulacağını kontrol etmesi gerektiğini ve ancak ondan sonra bir tarih söyleyebileceğini ifade etti. Belirsizliğin gerçek tanımı buydu.

Titanic macerasını seyretmiştim. Önce kadınlar ve çocuklar. Civarda hiç çocuk da görünmediğinden, hanıma ‘sen dön memlekete, ben bu işleri halledip öyle varayım yanına’ dedim. Cümlem daha bitmemişti ki hanım yolda kendisine ağırlık olmasın diye fotoğraf makinesini, olimpiyat birincisine madalya takar gibi boynuma geçirip yola çıkmıştı bile.

Tam on gün Çorum’da çalınmasın diye boynumda çift makine takıldım. Ekonomik olsun diye beşinci sınıf bir otelde kalıp, merkez-sanayi, sanayi-merkez hattında gidip geldim. Onuncu günden sonra sanayi ziyaretlerimi seyrekleştirip, Eskişehir’de annemde kalmaya başlayıp, artık üç günde bir Meteor’un yanına uğruyordum. Otobüsle tam yedi saat. Bunu dört ya da beş kere yaptım. Nihayet, oradan buradan gelen parçalar, yapılan ödemeler, tornacılar, tesviyeciler, motor ustaları, parçacılar, pinçikciler, enjektörcüler, serumcular derken aracın teslim günü geldi çattı. Meteor’a ödediğimin yarısı kadar daha bayıldıktan sonra, aracı alıp da Ankara’ya girdiğimde, arabanın içi bir anda duman doldu. Sağa çekip tamirciyi aradım, ‘terleme’ yapmış dedi. Ne ruhlu arabaymış. Horon tepti, ateşi çıktı, kustu, terledi, ishal oldu. Geberemedi!.. Tariflere binaen minik bir müdahale ile çok şükür sorun çözüldü.

Biraz anne yemeği, biraz uyku derken dinlenip, yine kalan son sekiz yüz kilometrelik macerayı yaşamaya hazırdım. Her rampada şişen arabayı dinlendire dinlendire, gözlerimi hararet göstergesinden ayırmadan, bir bungee jumping delisinin hislerini her sollamada  tadarak kendimi evimin kapısından içeri attım. Alan içi transferler dahil iki saatte gittiğim yerden bir ayda zar zor dönmüştüm.

Madem bunca çektik, bir de sefasını sürelim niyetiyle, civarda bir koyda gecelemeyi düşündüğümüzde, turbo patladı. Çektiğimiz yeni ve yerel tamircide, yayını, amortisörünü, fren merkezini, balataları, kampanaları, salıncakları, motor kulaklarını, benzin hortumlarını, kontağını, aküsünü, ısıtma bujilerini, marş ve şarj dinamolarını, vites kutusunu, topuzunu, sopasını, gelmişi, geçmişini, sülalesini, daha aklınıza gelecek neyi varsa yaptırttım ve aldığım gün eve dönerken motor yandı. Tekrar yaptırdım. Aslında yanan motor değil, benim sigortalarımdı. Kırklara karışmama az kalmıştı.

Çektim fotoğraflarını, koydum internette satılık ilanlarına. Meteor cebime düşmüştü. Aldığım paranın tam iki katı masraf etmiş, yine de doğrultamamıştım arabayı. Öyle parçalar vardı ki, zaten sıfırı yoktu. Kullanılmış parçalarla idare edilmesi gerekmekteydi. Yani yapsan da olmuyordu. Bu araçların neden hastalarının olduğunu, hastanelerinin neden kurulduğunu, dahası kiliselerinin neden hizmet verdiğini gerçekten anlamıştım. Adamlar hastalanmış, şifayı hastanede aramış, kar etmeyince Tanrı’ya sığınmışlardı. Bir ay bekle alıcı yok. İki ay oldu yok. Üç, dört, takas, fiyat düşürme, derken bir gün, bir talibi geldi. Yapıştırdım arabayı aldığım fiyatın bir parça üstüne. Ama asla masrafımı çıkaramamaksızın.

On beş gün sonra satın alan beni aradı. Korkarak açtım telefonunu. Çok teşekkür ediyor ve mutlu olduğunu söylüyordu. Meteor toplanmak istemiş ve ben sadece aracı olmuştum. Evet, aracın bir ruhu vardı ve işini de gayet iyi biliyordu. Şimdi Ege kıyılarında yaşlılığının keyfini sürüyor.  

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir