Burcu burcu kokan çiçeklerin arasından geçip doğanın o muntazam sesine kulak vererek yürüyoruz. Önümde elindeki değneğini toprağa hafifçe vurarak ilerleyen babam, ardında gözünün gördüğü her detayı kaçırmamaya özen gösteren ben ve benim gerimde ise kulaklarını havaya dikip, emin adımlarla bizi takip eden evimizin köpeği. ‘Garip’…

Burası Erzincan’ın merkez köylerinden Yalınca’dır. Dört dağ arasında gizlenmiş, suyun ve toprağın, çiçeklerin ve kuşların, bulutların ve yıldızların dört bir taraftan kuşattığı masalsı bir diyardır. Alı al, moru mor, türlü renklerin içinde menevileşen çiçeklerin, insanda nasıl bir dinç hava yarattığını anlatmak kolay olmasa gerek. Hele toprağın kıyısından serin bir hava ile akıp giden nehrin tıpkı müzik notalarına denk düşen o teatral sesini dinlemek ve ağaç dallarına konmuş envai kuşların cıvıltılarına kulak vermek, ah bir bilseniz ne hoştur!

Az sayıdaki evlerin ve yine az sayıdaki insanların yer aldığı, toprağın ve havanın bol olduğu bu diyarda gökyüzünü rahatça izleyebilir, toprağın kokusunu içinize çekebilir ve geleceğin günlerinin muhakemesini burada sakin bir kafa ile yapabilirsiniz. Gerçi insan, ayağı toprağa basıp, doğanın dinlendirici dokunuşları ile mest olunca, zihninden öyle pek aman aman sorunlar geçirmiyor. Daha çok ne bileyim, iyiye, güzele, sevdaya dair şeyler hayal edip, şiirsel bir tonda yüreğinizin attığını hissediyorsunuz.

Buralar cennet oğlum.” deyip, bir taraftan yürürken, diğer taraftan da konuşmasını ihmal etmiyordu babam. ”İnsan burada kolay kolay hasta olmaz. Sen toprağa iyi bakarsan, toprak da sana iyi bakar. Asla ihanet etmez. Ekmeğini de, suyunu da, dostluğunu da senden esirgemez. Şu güzelliğe bir bak hele.” diyerek, etrafında alabildiğine uzanan çiçeklerle dolu göz alıcı bir manzaraya işaret ediyordu.

Her sabah annen ile burada iki saat yürüyüş yaparız. Hiç yorgunluk falan da hissetmeyiz. Çayımızı, çökeleğimizi, lavaşımızı alır, bir iğde ağacının altına oturup, kahvaltımızı yaparız. Ne şehirlerdeki gibi ses gürültü, ne de boğucu bir kalabalık olur. Burada gök ile toprak arasındasın. Bilhassa annenin buraya gelmesi çok iyi oldu oğlum. İstanbul’da kalmaya devam etseydi, o lanet hastalığı ilerlerdi. Annem bir dönem kemoterapi tedavisi gördü ve ağır ilaçlar kullandı. O günleri hatırlamak dahi istemem, zavallı kadın bize belli etmese de onun acı çektiğini rahatlıkla görebiliyordum

Bak burada ilaçların ve doktorların yapamayacağı kadar hızla iyileşiyor. Doğanın üzerinden gelemeyeceği hiçbir müşküllük yoktur. Sen yeter ki ona iyi davran ve kendini onun merhametine bırak.

Birden durup, bana baktı. Aradaki mesafeyi kapatmamı bekledi. Yanına kadar geldiğimde bu sefer de ardımızdan peşimize takılan köpeği bekledi. Garip, bir o yana sıçrayıp bir bu yana seğirerek geliyordu. Babamı çok sevdiği belliydi. Onu hiç ama hiç yalnız bırakmıyor, o nereye giderse o da onunla birlikte gidiyordu. Açık kahverengi tüylerini havaya dikerek yanımıza kadar gelince babam tebessümle gülümsedi köpeğine ve sonra bana baktı;

Bak oğlum! Biz sonsuza dek yaşamayacağız. Elbet bir gün öleceğiz. Senden ricam, toprağına ve ocağına sahip çık. Buralar sana emanet. Yerini yurdunu bil. Memleketini unutma. İnsan asıl burada dinç olur, güzelliğe kavuşur. Toprağın dili ile sırdaş olup, hayvanlarla dost olursan burada hayatın güzelliklerle geçer. Ama toprağın nimetine sırt çevirip, güne dilinden küfür düşürerek uyanırsan sana buralar cehennem olur. Ne yaparsan yap, nereye gidersen git, ama memleketini sakın ha unutma oğlum. Köklerini unutma. Geldiğin yeri unutma. Seni sen eden köklerindir.

Babamın durup dururken neden böyle nasihat verdiğini anlayamamış, ama zaman geçtikçe onun son derece haklı olduğunu görmüştüm. Doğruydu, insan köklerine bağlı olmalı, nereden geldiğini unutmamalıydı. Aksi halde bu, bir benlik ve kişilik kaybı olacaktı. Çağının modern kurumlarına biat edilen bir kölelikten farkı kalmayacaktı.

Babam, öldükten sonra dahi ruhunun onun neslinden en azından birisi tarafından burada yaşatılmasını arzuluyordu. Toprağın ve canlıların seslerine karşılık verecek bir dost sesin burada yankılanmaya devam etmesini çok istiyordu…

 ‘Haydi yürüyelim.’ deyip, yine aynı şekilde elindeki değneği toprağa hafifçe vurarak yürüyüşünü sürdürdü. Ben ise onu ardından izliyordum. Bu defa Garip arkamdan değil, tam yanımda yürüyordu…