Meksika “Sol”u Dünya’ya Umut Olur mu?

2000’li yılların hemen başlarında kendini belli eden likidite bolluğu ve teknolojik gelişmelerin desteğiyle paranın serbest ve daha hızlı dolaşabilme kabiliyeti, toplumların yönetim modellerini şekillendirmelerinde belirleyici oldu. Öyle ki, sol/sosyalist ya da merkez sol/sosyal demokrat diye kendini nitelendiren partiler önce, yeni oluşmaya başlayan düzene karşı alternatif, sağlıklı güncel bir ekonomik model ortaya koyamadılar ve daha önce pratik etmekten imtina ettiği bir takım kapital enstrümanları kullanmak zorunda kaldılar. Burada da sorun; üzerinize oturmayan bir elbise, kendinizi/kadrolarınızı/yoldaşlarınızı dahi inandıramadığınız ucube bir durum…

Sağ’ın Kapitalizmle Dansı

Adını globalleşme koydukları yeni dünya düzenine sağ/muhafazakar tandanslı iktidarların adaptasyon süreci ise bir hayli hızlı gerçekleşti. Mevcut kamu kaynaklarının çok uluslu şirketlere altın tepsilerde servis edilmesi, “ihale” kavramı altında yaratılan “tekel“ler, reklam, p&r ve bunun gibi faaliyetlerle lüks tüketim araçlarının, yurttaşların zihninde zorunluluk kavramıyla özdeşleştirilmesi ve tüm bunların sonucu olarak güçlü bankacılık sistemleri adı altında kurulan faize dayalı yapıların vatandaşların alım gücüne katkı sağlamadan kredibiliteleri yukarılara çekerek suni bir alım gücüne vesile olmaları…

Geçen yıllar içinde sağ/muhafazakar iktidarlar tüm bu yeni durumlara bukalemun konforuyla adapte olurken, solun kendi içindeki açmazları ve alternatif üretememesi, dünyada meydana gelen 2008 finans krizinden sonra da bir tercih sebebi olarak karşımıza çıkamamasını sağladı.

Sağ/muhafazakar iktidarlar; hem çok uluslu şirketlerle dirsek temasını devam ettirerek, hem de toplumların kendi aralarında çıkan ekonomik/kültürel farklılıkların birbirleri üzerinde yarattığı baskının sonucu olarak meydana gelen ulusçuluk/millicilik akımlarını psikolojik olarak doğru yöneterek, “seçenler” karşısında tek seçenek olmayı başardı. Bu durum, kendi içinde bir otoriterliği getirmekle birlikte liberal ekonominin olmazsa olmazı olarak ortaya konan “demokrasi” gerçeğini de bir zorunluluk olmaktan çıkardı.

Avrupa’da yükselen milliyetçi söylem, otoriter yönetimleri iktidara taşımakla birlikte marjinal diye adlandırılan faşist organizasyonlara da ciddi yaşam ve konfor alanları sağladı. Fransa’da Le Pen iktidar olamasa bile ayrımcı fikirlerini dillendirebildiği yüksek katılımlı bir yapıya dönüşürken, Avusturya’da iktidar değişti. Komşumuz Yunanistan’da, Altın Şafak Partisi yıllar içinde %7 bandına oturan bir oy oranına erişti ve istikrarsız devam eden bir Yunanistan’da her an meydana gelebilecek azınlık hükümetinin parçası olabileceği sinyallerini şimdilerden verdi.

Bizde ise durum biraz daha farklı.

16 yıldır iktidar olan parti, yukarıda bahsettiğimiz tüm süreçlerdeki bir sağ/muhafazakar iktidarın olabileceğinden misliyle fazla pragmatik davranarak bu günlere geldi. Yine gelinen noktada otoriterleşme ve ulusçu yaklaşımları, partinin kendi nüvesine hakim “İslamcı” anlayışla birleşerek, Avrupa’nın diğer partilerini kıskandıracak nitelikte homojen bir sonuca ulaştı.

Tüm bu gelişmelere, başta da belirttiğimiz gibi sol/sosyalist ya da merkez sol/sosyal demokrat yapılar cevap veremeyince dünyanın tek sonuçlu bir noktaya gitmesi kaçınılmaz oldu. Bu yüzdendir ki, dünyaya sol bir program vaat eden Syriza’nın Çipras’ı, iktidara geldiğinde durumun bu noktadan sonra hiç de dönüştürülebilir olmadığını fark etti. Önünde ayrılan iki yoldan; seçmenlerine anlattıkları değil Troyka’nın müzakerecisi olacağı yolu seçti ve bunun zorunluluk olduğunu yurttaşlarına inandırabilmek için bir seçime daha girdi ve partisine/programına artık bu şekilde oy vermelerini istedi.

Syriza’nın yaşadığı bu deneyimden yaklaşık 3 yıl sonra bu kez dünyanın diğer ucunda, Meksika’da; 1929 yılından 1946 yılına kadar başka isimlerle, 1946 yılından günümüze kadar da Kurumsal Devrimci Parti adı altında, –belli kesintiler hariç– neredeyse 1 asıra yakın yönetimde olan bir partiyi, –kendisine göre– sol programıyla, Andres Manuel Lopez Obrador isimli sosyalist aday geride bıraktı ve %53,8 gibi bir oy oranıyla kesin bir zafer kazandı.

Meksika ve Obrador

Kurumsal Devrimci Parti içindeki kadroların ürünü olan Obrador, yıllar içinde parti politikalarının sağa kaydığını söylemiş ve yeni bir oluşum içine girmişti. Öyle ki, 1946 yılında devrimci ilkelerle kurulan parti, yıllar içinde işçi konfederasyonlarıyla bağını yitirmiş, öğrencilerin “daha fazla özgürlük” söylemlerini kanla bastırmayı seçmiş, 1977 yılından bu güne kadar da tamamen sol jargondan sıyrılıp, otoriter sağ bir yapıya evrilmişti.

Giderek artan yoksulluk ve yolsuzluk oranları, güvenlik sorunları, geniş halk kitlelerinde bir yılgınlığa doğal sonuç olarak da bir arayışa gitmesine neden oldu. Obrador, bu konjonktürde aslında pek de “sol” bir vaadin içine sürüklenmeden(!) iktidara gelmeyi başardı.

Özelleştirilen kamu kurumları ile ilgili bir politika ortaya koymazken, Merkez Bankası‘nın yapısıyla ilgili finans çevrelerine müjde vermeyi ihmal etmedi. Özel yatırımları teşvik konusundaki cevvalliğini kamu yatırımlarından konu açıldığında göstermedi, kamu harcamalarını kısmayı bir “sol” program gibi aktarmayı tercih etti. Yolsuzluk, yoksulluk, ulusal uzlaşı gibi temel sorunların çözümüne aday, ancak yöntemi hakkında ne bir ipucu verebildi, ne de sahip olduğu “sol” dünyaya esaslı bir atıf yapabildi.

Sonuç olarak Meksika’da, öyle görünüyor ki Yunanistan’dan farklı bir deneyim yaşamayacak ve kapital enstrümanlarla “sol” bir müzik yapmaya çalışırken sürekli detone olacak. Yeni bir model ortaya koyması mümkün gözükmediğinden bizim gibi romantiklere, “Meksika’da kazandık” duygusunu tattıracak, perdenin arkasında egemenlerle girdiği sıkı(!) kapital pazarlıkların sonucunda afilli imzalar patlatacak.

Öyküneceğimiz yeni “sol“a uzağız ama kendimizi biraz zorlarsak Commandante Obrador’a duygusal şarkılar yazarız. En fazla…

— > Gündem / Akım Derken Bokum

— > Zamanın Ötesinde Bir Deha El-Biruni

— > Usta’dan 10 Söz / Gabriel Garcia Marquez

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir