İyi tanırdım Mehmet’i. Apartmanın girişindeki durakta taksi şoförü idi. Çok uzun değildi, kısa da sayılmazdı, 1.80 boylarındaydı. Her ortalama Türkiyeli gibi. Gözlerinin rengi, birbirinin içine geçmiş tahinle pekmezden farksızdı. Dikkatli bakmayanın ilgisini çekemeyecek kadar sıradandı. Saçları ise ne uzun ne kısaydı. Kumraldı bir de…

Genelde televizyon izlenirdi durakta.

İki duvarın köşesine iliştirilen 37 ekran tüplüden alamazdı gözlerini çoğu. Kimisi de aykırı ya, bir köşeye oturup önüne açtığı gazete ile ilgilenirdi. Ama Mehmet televizyon izlerdi. Bakışları, çokları gibi 37 ekranı gezerdi. Kalabalıktan bir parçaydı yani Mehmet. Öyle nadide falan da değil. Sıradandı.

Havalar güzel olduğunda, durağın önüne attıkları 5-10 sandalyeden birisine otururdu Mehmet. Her zaman değiştirirdi tüner gibi kurulduğu yeri. Gerçi diğer taksiciler de değiştirirdi yerlerini ancak vardı bir iki tane sivrisi. Oturdukları yerin sahibi gibilerdi. Dudaklarının arasına sıkıştırdıkları sigaraları tüm dünyanın kederini serbest bırakır gibi üfler, yaşamın yörüngesi kendileriymiş gibi beylik sözler ederlerdi. Ama Mehmet öyle değildi. Bazen sigara içer, bazen içmezdi. Bağımlı değildi. Dumanını çok çekmezdi içine. Bir dudak tiryakisi kadar da yarım üflemezdi parmaklarının arasındaki dalı. Sıradandı yani.

Günaydın dediğimde bazen başıyla selamlardı, bazen de aynı şekilde karşılık verirdi Mehmet. “Sağı solu belli olmaz” diye klasik bir tipoloji vardır ya, değildi Mehmet onlardan. Selam vermeden önce yüzünün aldığı halden anlardınız nasıl davranacağını. Sigara içiyorsa dumanını savuşturup yanıma gelirdi, yok sigara içmeden öylece oturuyorsa kimseye bir şey söylemeden adımlarını arabasına doğru devirirdi. Çevik desem çevik değil, ağır desem haksızlık yapmış olurum, orta şeker yürürdü kendisi. Birkaç defa güler yüzle kapımı açtığını bilirim. Somurttuğu zamanlar da belleğimde yer tuttuğundan, neşeli bir tipti diyemem Mehmet için… Veya mutsuz…

Direksiyon başında konuşmazdı Mehmet.

Konuşmaz dediysem benimle diyaloga girmezdi yani. Yoksa kendi kendine söylenirdi ara sıra. Karadenizli olmamasına rağmen trafikte gördüğü kadına “uyy şoför Fadime’ye bak daa” derdi mesela. Kimi zaman da Adıyamanlı zannederdi kendisini. “Nasıl geçmişim şunu ama…” sözcüklerini yine kendi kendine devirirdi dudaklarından bizim Orta Anadolulu, memleketinin şivesi dahi olmayan sıradan Mehmet. 

Ben arkada otururken… Tamam, itiraf ediyorum, hayatımda daha önce hiç bu kadar silik birini tanımadığımdan hayranlıkla izlerdim Mehmet’i. Onun bu iddiasız jestlerinin birini bile kaçırmak istemezdim. Dikiz aynasında gözlerimiz buluşarak çokça yakalanmışlığım vardır zaten Mehmet’e. Belki de hayatı boyunca bu kadar izlenmediğinden sorumluluk hissederdi Mehmet de. Duraktaki diğer arkadaşlarından duyduğu boyalı sözleri tüm gösterişsizliği ile dile getirirdi.

Sonra bende takıntı oldu Mehmet. Onu görmediğim yerlerde de izleme isteği içimde koca bir merak duygusuna dönüştü. Yalnızken ne yapardı, müşterisinin yanında nasıl davranırdı…

Ve bir gün, ders verdiğim fakülteye doğru gittiğimiz sıradan bir hafta içi, bir marketin önünde durup sigara almasını istedim Mehmet’ten. Şaşırmıştı. Belki de şaşırmadı, kestiremedim ama ikiletmedi. El frenini çektikten sonra ne hızlı ne de ağır diyebileceğim adımlarla ilerledi. Ben de kurguladığım planı soktum devreye.

Oturduğum sağ arka kısma bir kamera yerleştirdim ve kayıt tuşuna dokundum. Artık her gün aynı marketten bana sigara almasını söyleyip bir önceki günün kaydını kameradan çıkardıktan sonra evde seyrediyordum.

Aman Allahım! Bu ne sıradanlık… Sabahları şahit olduğum rutin hali, gerçeğiydi Mehmet’in. Sonra bu merak duygusu başka bir noktaya evrildi içimde. Evinde nasıldı acaba Mehmet!

Ve evine davet ettirdim kendimi.

Sıradan bir akşam yemeğine… İki çocuğu vardı Mehmet’in. Bir oğlan, bir de kız… Hanım hanımcık da bir eşi vardı. Yemeklerimizi yedikten sonra çocukların odalarına, Mehmet ile eşinin de mutfağa gittiği bir vakit, televizyonun hemen yanına bir kamera daha yerleştirdim. Kendimden utanıyordum bunu yaparken ama görmeliydim onu. Gerçekten nasıldı; orta yaşlı, orta boylu, iri desen iri değil, zayıf desen öyle zayıf da sayılmaz bu adamı…

Sonra günler birbirini kovaladı. Taksisinden aldığım kayıtları günlük, evinden aldığım kayıtları ise haftada bir gittiğim akşam yemeği ziyaretlerinde kameradan çıkarıp yenisiyle değiştirdim. İlk görenin fark dahi edemeyeceği çehresine baktım. Konuştukça iç sıkan sesini, ara ara diline doladığı kafiyesiz tekerlemeleri, çökük omuzlarını yalnız başınayken dikleştirme gayretini, trafikte ilerlerken diğerlerinden farklı olmayan arabasıyla attığı saltoları, aklımdan çıkmayan alelade plakasını, diğer taksiciler gibi klimasını açmayıp azarlandıktan sonra içerinin havasını değiştirmesini, ve bunu bir sonraki müşteriye anlatışını, cevap alamayışlarını, yalnızken kemirdiği dudaklarını, ifadesiz yüzünün kızdığı zamanlarda şekilden şekle girişini, sıcak mı soğuk mu olduğunu kestiremediğim tebessümünü, uzun soluklu bir diziyi takip eder gibi izledim gün aşırı.

42 numara olan ayaklarını kaşımasını, her üç kişiden birinin sahip olduğu Mehmet isminin, karısı tarafından telaffuz edildiğinde tepkisini, üç oda bir salon evini, iki çocuğunu, eşini, televizyon karşısında pijama ile geçirdiği vaktini, ara ara siyasilere küfredişlerini, hemen ardından da kimseye duyurmadığı özür sözcüklerini, telefonla konuştuğu zamanlarda arka arkaya kurduğu, “peki, tamam, nasıl istersen” sözcüklerini, annesinin elindeki mamadan gözlerini alamayan muhtaç bebekler gibi bekledim her hafta.

Duraktaki davranışlarını da detaylı görmeye duyduğum ihtiyaç ağır basmıştı bir süre sonra. Ve her sabah beni fark etmesine zaman vermeden sessizce çıktım apartmanın girişinden. Arkadaşlarının tutuştuğu sohbetin ortasına bıraktım kendimi. Tam da tahmin ettiğim gibiydi. Sözüne kıymet verilmiyordu Mehmet’in. Konuşmaları kesiliyordu. Açtığı konuları sürükleyen biri yoktu orada. Dahil olmaya çabaladığı sohbetlere de alınmıyordu zaten. Ve aldırış etmiyordu Mehmet tüm bunlara.

Ve bir gün;

Fakülteye gitmek için gizli gizli apartmandan çıktıktan sonra durağa girdiğim bir hafta içi, Mehmet yoktu ortalarda. Biraz bakındım önce, ardından deşifre olmamak için herhangi bir araba istedim durak amirinden. Mehmet yok, dedi. Şaşırmıştım. Durakta olmayışına mı, yoksa duraktaki amirin onun orada olmayışını fark etmesine mi anlam veremeden, “ziyanı yok” dedim. Taksi isteğimi bir kez daha dillendirdiğimde, bu kez üzerime dikilen bakışların sahiplerinden bir tanesi, Mehmet öldü, dedi.

Mehmet öldü” cümlesinden bir sonraki “Mehmet öldü” cümlesine kadar geçen sürede neler yaşadığımı hatırlamıyorum. İkinci kez duyduğumda, içimi kaplayan ürpertiyi vücudumdan silkeleyip, “nasıl oldu” diyebildim. “Bilmiyoruz” dedi aynı adam. Taksisinin, Gebze yolunda Organize Sanayi Bölgesi’ne yakın bir yerlerde kapıları açık bulunduğunu az önce gelen telefonla öğrendiklerini söyledi.

Yola koyulduk o adamla. Gebze’ye doğru ilerliyorduk. Demek ölmüştü Mehmet. Demek izleyemeyecektim bir daha bu sıradan adamı.

Organize Sanayi Bölgesi’ndeki ağaçlık yolda dört kapısı açık arabanın başında polisleri gördüğümde, ağır adımlarla yanlarına doğru ilerledim. Müsaade istedim taksiye bakabilmek için. Önce izin vermediler. Kendimi tanıttım. Anlattıklarımdan sonra da zaten, şaşkın bakışlarını üzerime dikerek geçmemi söylediler.

Kamera duruyordu yerli yerinde.

Haznesinden kaydı aldım. Polislere, videoyu izleyebileceğimiz bir laptopun olup olmadığını sordum. Aralarından en gösterişlisi –komiser olmalıydı– beni polis arabasına doğru yönlendirdi. Ve koydu kaydı arka koltukta yatık duran laptopun içine.

Aynıydı Mehmet. Diğer videolarda nasılsa burada da öyleydi. Taksiyi bulduğumuz noktaya geldiğinde, arka koltukta oturan adam durmasını istemişti kendisinden. Durmuştu Mehmet. Sonra, soğuk olduğunu tahmin ettiğim bıçağı boğazında hissetmişti. Tüm parasını vermesini söylemişti adam da. Mehmet heyecanlı mıydı, sakin miydi çözemiyordum. Zaten hiç çözememiştim.

Avucunun içine dolan paraları ceplerine tıkan adam aniden Mehmet’in omzuna saplamıştı bıçağı. Ardından da boğazına… Ve arka arkaya göğsüne inmişti o soğuk olduğunu tahmin ettiğim bıçak.

Ölmüştü Mehmet. Sıradan bir taksici cinayetiydi. Bedeni, ön kapıdan sürüklenip görüntüden kaybolduğunda haftalardır izlediğim film sona ermişti. Tutukluluğum ise… Sosyolog olmam, beraat etmeme yetmemişti.

— > Öykü / Bir Yaşayan Öykü

— > Öykü / Hissediyorum Seni…

— > Öykü / I am from Van