Güzelliğin, bereketin ve besleyiciliğin simgesi olan peri Maia‘dan almış adını “Mayıs”. O yüzden böyle güzel, o yüzden Mayıs dendi mi ılık bir meltem eser, denizin kokusu gelir işler içine. Sizi bilmiyorum da bana Mayıs dendi mi ya içim kıpır kıpır olur ya da gururla göğsüm kabarır, tüylerim diken diken karşılar ve uğurlarım Mayıs’ı. En başından başlayayım öyleyse.

Dünyada 120 yılı, Türkiye’de de 100 yılı aşkın bir süredir kutlanan 1 Mayıs’tan bahsedelim önce.

ABD’nin Chicago kentinde işçilerin 1 Mayıs 1886’dan itibaren iş gününün 8 saat olması için başlattığı mücadele, 1889’da Milletlerarası İşçi Kardeşliği Teşkilatı’nın Paris Kongresi’nde “işçilerin ortak bayramı” olarak kabul edilmesiyle sonuçlanıyor. 1923 yılında da biz resmî bayram olarak kutlamaya başlıyoruz. Tarihimize “Kanlı 1 Mayıs” olarak geçen 1977’deki olaylar sonrasındaki 1 Mayıs’larda sokağa çıkma yasağına rağmen kutlanmaya devam ediliyor. Fakat sonra 81 yılında 1 Mayıs’ın İşçi Bayramı olarak kutlanması yasaklanıyor. 30 yıla yakın aradan sonra Nisan 2009’da “Emek ve Dayanışma Günü” olarak resmi tatil ilan ediliyor. Ve kavuşuyoruz bayramımıza.

İzmirli olarak bayram neşesiyle geçen nice nice 1 Mayıs’lar diliyorum tüm işçilere, emekçilere…

Biraz ilerliyoruz 5 Mayıs’ı 6 Mayıs’a bağlayan gece var bir de. Hızır gibi yetiştin derler ya hani işte başı dara düşene koşan, en sıkıldığı anda derde derman olan Hızır ile İlyas’ ın (Denizlerin ermişi Hızır ile karaların ermişi İlyas) el ele verip dolaştığı gece olarak bilinen. Gönlünden geçenlerine kavuşulan gecelerden biri. Araştırıp araştırıp yazardım da bu yaşa kadar bilip duyup öğrendiklerime ayıp olsun istemiyorum haliyle.

Gül ağacı lazım bir de bize çünkü kağıtlara yazdığımız dilekleri asacağımız. Dibine taşlardan hayallerimize benzer şekiller yapacağımız. Bebekler mi yapmadık kundakta, dubleks evler mi yapmadık taşlardan, arabanın en yakışıklısını yaptık. Sen de yaptın biliyorum. O yıl olup olmadığını umursamadan her yıl usanmadan aynı dilekleri diledik. Baharın bitişi yazın başlangıcını müjdeleyen bu güzel Mayıs’ta o güzel gecenin sabahında yapılan pikniklerin tadı unutulmaz. Tabi geceden gül dalına aştığımız dilekleri denize atıp gelmek var. Denizle akıp gittikçe inandık hep dileklerimizin olacağına hala da inanıyoruz. Öyle değil mi?

Ne demiştik Mayıs ayında tüylerimi diken diken eden bir olay var ki! Bir evladın bir babaya onuruyla vedasını bırakıyorum buraya…

“Baba,

Mektup elinize geçtiğinde ben aranızdan ayrılmış bulunuyorum. Ben ne kadar üzülmeyin dersem yine de üzüleceğinizi biliyorum. Fakat bu durumu metanetle karşılamanı istiyorum, insanlar doğar, büyür, yaşar, ölürler, önemli olan çok fazla yaşamak değil, yaşadığı süre içinde fazla şeyler yapabilmektir. Bu nedenle ben erken gitmeyi normal karşılıyorum. Ve kaldı ki benden evvel giden arkadaşlarım hiçbir zaman ölüm karşısında tereddüt etmemişlerdir. Benim de düşmeyeceğimden şüphen olmasın, oğlun, ölüm karşısında aciz ve çaresiz kalmış değildir, o bu yola bilerek girdi ve sonunun da bu olduğunu biliyordu. Seninle düşüncelerimiz ayrı ama beni anlayacağını tahmin ediyorum. Sadece senin değil Türkiye’de yaşayan Kürt ve Türk halklarının da anlayacağına inanıyorum. Cenazem için avukatlarıma gerekli talimatı verdim. Ayrıca savcıya da bildireceğim. Ankara’da 1969’da ölen arkadaşım Taylan Özgür’ün yanına gömülmek istiyorum. Onun için cenazemi İstanbul’a götürmeye kalkma, annemi teselli etmek sana düşüyor, kitaplarımı küçük kardeşime bırakıyorum. Kendisine özellikle tembih et. Onun bilim adamı olmasını istiyorum, bilimle uğraşsın ve unutmasın ki bilimle uğraşmak da bir yerde insanlığa hizmettir, son anda yaptıklarımdan en ufak pişmanlık duymadığımı belirtir, seni, annemi, ağabeyimi ve kardeşimi devrimciliğimin olanca ateşi ile kucaklarım.

Oğlun Deniz Gezmiş. Merkez Cezaevi”

Hiç abim yok demiyorum ben mesela benim aslan gibi Deniz abim var!

Son zamanlarda birçoğunuzun izlediği youtuber olma hevesiyle çılgınca video paylaşan bir genç kızımızın, okulun kütüphanesine gelen kitapları tanıttığı bir video var (Bir şekilde kitaplarla iç içe olması hoşuma gitmiyor değil elbet). Seçme hikayeler Sait Faik’in Abasıyanık kitabı diye paylaştığı videosu. Ölümünden bu yana belki de en çok anıldığı günlerden geçiyoruz. Ölümünün 64. yılına yaklaştığımız bugünlerde (11.05.1954) onu bir şekilde hatırlıyor olmak avutuyor kalbimi. Oysa ki Sait Faik Abasıyanık deyince senin de aklıma ilk gelen “ İçim ona nehirlerin denize aktığı gibi akıyordu. “ sözü olmuyormu? Senin de dokunmadı mı? Ruhuna, kalbine… Belki o tatlı kızımız kadar like (👍)  almaz benim yazım ama ben de anmış olayım aklıma geldiği sözüyle tüylerimi diken diken eden Sait Faik Abasıyanık’ı.

Tabi bir gün var ki Mayıs’ta göğsüm kabara kabara her yıl aynı coşkuyla kutladığım. Milli mücadelenin ilk adımlarının atıldığı Gazi Mustafa Kemal’in ben varım dediği günü unutmak mümkün mü?

Kurtuluşumuzun başlangıcı o günü cumhuriyetimizi yaşatacak olan gençlere hediye ederek nasıl da emindi geleceği kime emanet edeceğinden. Hazır mısınız? 19 Mayıs’ı anlatacağım şimdi size. Artık Osmanlı için yapacak birşey kalmamıştı. “Hasta Adam” lakabıyla anılıyor ve o hastayı kurtarmak için hiç çaba sarfeden yoktu. Herkes kendi derdine düşmüş en az zararla nasıl kurtulurum derdine düşmüştü. Bir kişi hariç, kendine verilen vazifeyi hiçe sayarak inandığı yolda azimle yol aldı. Ve onu yalnız bırakmayacak Yüce Türk Milleti vardı arkasında. Bir söz var kulaklarımda çınlayan “ Geldikleri gibi giderler.” Yılmadı. Yılmadık. Geldikleri gibi gittiler. Ve o günden bu güne geldik. Benimle birlikte göğsü kabaranlar burda mı?