Masumiyet

Benim annem dünyanın en güzel kadınıydı. Beline kadar uzanan kumral saçları olan, hafızamda parıltısıyla asılı kalmış gök gözlere sahip ve doğal olmadığını yıllar sonra yaşayarak öğreneceğim, vişneçürüğünü andıran dolgun yanaklı, çok güzel bir kadındı annem. Bugün adliyeye adımımı attığımda karşısında önü iliklenen Cumhuriyet Savcısı olmuşsam eğer onun izi vardır bir yerlerde. Evimin olduğu sitenin bahçesinde dolaşmaya çıktığımda nazik başlar hafifçe devriliyorsa eğer, onun sesi olduğundandır kulaklarımda. Ve çocukluğumda her sabah yanıma gelerek fısıldadığı, “Okuyacaksın” sözcüğünün zihnimde demirlediği limanda…

Çok acı çekti benim annem. Ya da çekmiş desem daha doğru olur çünkü yaşananları tam olarak hatırıma getiremediğim aşikar. Altıma kaçırdığım günlerdi. 7 yaşında da olsam korkudan çişimi tutmayı beceremediğim bir zaman dilimiydi. Anlatacağım sizlere. Önümdeki adli vakanın sahiciliğinin bilinçaltımda süpürdüğü tortulardan arta kalan kadarını aktarmaya çalışacağım.

Gece evden patırtı gürültü eşliğinde çıkardı annemle babam. Bazı günler duymazdım bu sesleri ancak çokça vakit kulaklarımı ellerimle kapatıp yorganın altına gizlenirdim. Anahtarın yuvasında dönmesinden birkaç dakika önce de annemin yanaklarından yağmur gibi süzülen damlaları yüzümde zıplarken hissederdim. Hemen yumardım gözlerimi. Sanki ondan aldığım gök gözlerimi boşlukta gezerken görse, yanımdan ayrılamayacağını düşünür, babamın tüm vücuduna indirdiği tokatlara yenilerinin ekleneceğini kurardım zihnimde. Çocukluk işte.

Sonra, gecenin güne dönüşmeye yüz tuttuğu dakikalarda bir kez daha duyardım anahtarın yuvasında yaptığı devinimleri. Yatağımdan fırlar, ona doğru koşacağımı adının Serpil olduğu gibi bilen annemin kucağına atardım kendimi. Mora çalan gözünün altından akan siyah boyalara öpücükler kondururdum. Genç yaşında nasır bağlayan ıslak ellerini minik avuçlarımda kuruturdum. Sonrası sessizlik… Aynı günün akşamına kadar devam eden, babamın kahvede oyuna tutuştuğu saatlerdeki huzur hali…

Ve bir gün; alnımda sirkeli bez, gözlerim kapalı yatakta uzanırken, ve hayallerimin arasına karışan sesleri işittiğim bir lahzada, ve annemin vücuduna inen tokatların sopayla değiştiğini sonradan öğrendiğim bir zaman dilimine saatler kala, kulaklarıma değen inlemelerin şiddeti arttı. Yarım açık gözlerimin arasına, kapının koluna tutunan annemin babamdan dilendiği “Aman” sözcükleri karıştı. Ve girdi yuvasına anahtar. Sessizlik evin rutubetli duvarlarında yankılandı. Kuşlar, en hüzünlü şarkılarını mırıldandı penceremin ucunda. Gök, üzerimize yapışan kiri temizlemek için tüm kuvvetiyle dolu oldu aktı yeni atılan yarı asfalt patika yola. Ve acı hali… 7 yaşında bir bedeni koca adam edecek kadar kuvvetli… Annesinin çıplak bedenini ertesi sabah salonda cansız şekilde yerde yatar vaziyette, kana bulanan sopanın bir köşesinde, korku filmi izler gibi gerçekçi…

Sonra bir eve kayıt ettirdi devlet beni. Birkaç senede bir ablalar, ağabeyler değiştirdiğimiz, kaderi kaderim olan çocuklarla oynadığım; paylaşmayı, anlaşmayı, dövüşmeyi öğrendiğim, duvarlarından geçmişin aktığı bir sığınma evine… O ev, benim gibi savcılar yetiştirdi, patronlar çıkardı uhdesinden ve sımsıkı dostluklar meydana getirdi akan yıllar içinde.

Ve ben annemi aramaya devam ettim. Kayıp bir oyuncağı bulmak ister gibi. İstanbul’un en kirli sokaklarında, pas tutmuş duvarların köşe başlarında, yanakları vişneçürüğüne çalan kadınların yatağında, yaşadıklarını ilk ağızdan dinleyip her gece başka bir hayatın misafiri olarak ve sonunda ucuz bir zarfın içinde bedelini yatağına bırakarak devam ettim hayatıma. Bir tekinin bile örselenmiş vücuduna el sürmedim. Kanayan yaralarına tuz basmayı aklımdan bile geçirmedim. Sadece devam ettim. Bugüne kadar…

Telefonum çalıp adli vakayı soluksuz dinledikten sonra yalnızca “Geliyorum” diyerek yerimden fırladım. Aracıma atlayıp, Şile sahilinde yaşanan olayı incelemeye duyduğum aşkla tüm kuvvetimi sağ ayağımda biriktirerek gaza bastım. Olay yerine vardığımda arabanın içinde oturdum bir süre. Derin soluklar alıp verdim. Arabanın torpidosuna bugün için gizlediğim, hayatımda tadını bilmediğim konyağı tek seferde başıma diktim. Ve ağır adımlarla ilerledim üzerinde “Olay Yeri Girilmez” yazılı, etrafında üniformalıların toplandığı sarı bantlarla çevrili alana. Gördüklerim, hayalimde gezdirdiklerimin aynısıydı. Belki de 40 yıl önce şahit olduklarımdan aklımda kalanlardı, kestiremedim.

Annemdi yerde yatan. Tüm mazlumların annesi… Yaşı benden gençti. Masumiyeti yüzüne konuşlanan bir tebessümde gizliydi. Acıları… Acıları ise, çıplak vaziyette dövülerek atıldığı kum tanelerini bile eritebilirdi.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir