Marpuç

Ben de okumak isterdim. Aslında okul sıralarında olduğum yıllarda ister miydim emin değilim ya da okumak için ne yaptım bilmiyorum ama geriye dönüp baktığımda, nargile içmek için kafeye gelen müşterilerin lülesine köz bırakıp, ilk zehri içime çektikten sonra marpucu sahibine uzattığımda söyleyebiliyorum bunu. Ben de okumak isterdim.

Sabah 9 akşam 11 çalışıyorum. Mesai sonrası vücudum ağırlaşıp eve gidememişsem eğer, birkaç kişi kaldığımız tek göz odada uyanıyor, gecenin üzerime bıraktığı nemi kurutmak için bahçedeki yapay palmiye ağaçlarının altında soluklanıyorum önce. Ardından çıplak ayaklarımı, yine görsellik adına yere serilen yapay çimlere sürtüyor, müşterilerin poz vererek güzel anılarını sabitledikleri armutlara uzanarak elektriğimi atıyorum. Şef, iş başı yapıp el çırpmamışsa hala, tenimi ısıran güneşin altında gözlerimi bile dinlendiriyorum bazen. Sonrası keşmekeş çünkü… Sonrası mütemadiyen ayakta geçen 14 saat…

İlk gelen kafile kahvaltılarını midelerine indirirken geçiyorum tuvaletlere. Bir önceki akşam da seramiklerde gezinmiş olan viledayı kucaklıyor, aynı yolu izliyorum sessizce. Kaytarmıyorum dersem yalan söylerim, kaytarıyorum da. Klozetlerin başındaki tuvalet kağıtlarının son durumu ve yıkanan ellerden sonra çalıştırılan peçete makinesinin kontrolü değil tabi ki bu kaytarmalarım. Parlatılan yerlerin üzerinden şöyle bir geçmek… O da bazen.

Yaşıtlarım sabahın son dersini tamamlayıp öğle arasına çıktığında başlıyor benim de asıl mesaim. Birbirine sarılan kızlı erkekli zibidilere kendimi fark ettirmeden servis yapıyorum. Zaten üzerimi çıkarıp, “Hey ben de buradayım, bakın ben de sizin gibi canlıyım, soluk alıyorum” diye bağırsam bile fark edeceklerini sanmıyorum. Gururum o gün çok kırılmışsa eğer, usta bir hareketle çalıyorum tasın içindeki közü çimlere. Yükselen yanık kokusunun zibidilerin burunlarına değmesini, kızların telaşlanıp gözlerini bir kurtarıcıyı seyreder gibi üzerime dikmesini gıpta ile izliyorum. O da kısa sürüyor ama mutluluğumu tarif edemem!

Annemin karnında geçirdiğim dokuz aylık zorunlu misafirliğin arkasından geçen 15 senede hiç aşık olmadım ben. İlkokulda zaten kendimi bilmiyordum, vücudumu tanımaya başladığımda da bu kafede bulmuştum kendimi. Onun için belki de doğru sözcükler, “Ben aşık olmaya hiç vakit bulamadım” olmalı.

Ben bilmiyor muyum ter koktuğumu. Aralarındaki en temizleri olmama rağmen, gün aşırı evlere gittiği temizlikten fırsat bulan annemin, kıyafetlerimi pür-i pak etmesine rağmen ne yapayım kokuyorum işte. Yine de vurmayın bunu yüzüme. Siz nargilenizin dumanını içinize çekerken ve ben ince bir tebessümle –görmeseniz bile– yanınızdan ayrılırken konuşmayın işte koltukaltlarımda birikeni, alnımdan süzüleni, ben istemesem bile vücudumun boncuk boncuk dışarı verdiklerini… Konuşmayın!

Akşam serinliğini selamladım az önce. Ağızlarda gevelenen tavukların, etlerin, leziz salataların midelere indirilmesini bekledim sonra. Sıramın gelmesini… Avare bir tur attım kafenin gösterişli bahçesinde. Palmiye ağaçlarının altında bir kez daha soluklandım. Rüzgarı yeni yeni karşılayan tentelerin gölgesinde adımladım. Hatta boş bulduğum sandalyeye popomu yasladım bir süre, cüzdanı kabarık kodaman müşteri gibi. Aynı anda şefle göz göze geldiğimde de hızla doğruldum yerimden. Nargile odasına doğru yürüdüm.

Siz hiç 50 yaşınızı hayal ettiniz mi? Ben de ilk defa şimdi hayal ediyorum. 50 yaşına gelen Mansur ne yapar, kiminle hayatını birleştirmiş olur, nasıl çocuklar dünyaya getirir? Ya da tanışabilecek mi bir dişiyle? Tutabilecek mi karşı cinsten birinin elini? Yatağa ne zaman iki kişi girebilecek?

Ben de okumak isterdim. Yaşıtlarım gibi sabah erkenden okula gitmek için uyanmak, bir nargile kafenin en güzel masasında içime çektiğim dumanı ciğerlerime yapıştırmak, sarıldığım vücudun sıcaklığında ısınmak… Olmadı. Olmadı anne. Olmayacak da. Bana kızacağını biliyorum ama şimdilik görüşmek üzere. Daha adil, daha özgür, daha hakça bir dünyada…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir