Los Idiotas

Ülkemizde bir kafe çılgınlığı var. Özellikle İstanbul’da gözle görülür düzeyde bu durum. Çok değil bundan 7 yıl kadar önce sütlü nes sipariş ettiğimiz nargile kafeler bile, Starbucks gibi zincir kafelerin hayatımıza girişiyle espresso makinalarıyla donatılmış hale geldi. Karaköy lokasyonuyla başlayan kahve hareketiyle de artık sokak aralarında bile yeni nesil kahve dükkanları görebilir durumdayız.

İlk etapta hırdavatçının yanında oturup George Karelias tütün saran, yanında da kahve içen entel tipler görmek garip geliyordu. Sonra normalleşti bu durum. Sonra semtiniz için bile normalleşti. Yani şu an Güngören’de bir kafeye girip Chemex ile demlenmiş Etiyopya çekirdeğinden öğütülmüş demleme kahvenizi yudumlayabilirsiniz. Öyle ki bir gece kulübü edasıyla Cihangir’de deep house müzik eşliğinde kahvelerini yudumlayıp, çılgın gibi eğlenen insanları kendi gözlerimle gördüm.

Herkes için bir kaçış bu aslında. Küçük bir işletme açıp kendi işinin patronu olma sevdası… 140 Journos’un konuyla ilgili çok güzel bir haberi de var. https://140journos.com/yeni-salgin-kafe-acmak-36afc1591c91 Linkten bakabilirsiniz. Birkaç bin liralık bir sermayeyle, duvarlarını tuğla kaplattığınız ya da sıvasını kazıyıp dekoratif görüntü verdiğiniz kafenize; bir adet eski bisiklet, birkaç orijinal avize ve birkaç poster ekleyerek inanılmaz bir mimari görüntü yaratabiliyorsunuz. Bu formül bugüne kadar tuttu. Bugünden sonra tutar mı bilemiyorum. Nitelikli bir şeyler yapmak isteyenlere eyvallah ama Kahve Diyarı, Kahve Deryası, Kahve Durağı gibi oluşumlar bokunu çıkardı bu işin. Tamamen avam bir iş.

Geçenlerde oturduğum semtte kafelerin yoğun olduğu bir bölgede yeni bir mekanın açılacağını öğrendim. Japon Pazarı olarak tabir edilen bir milyoncu kapanmış, kapısına da “Yeşilçam Sokağı çok yakında burada” şeklinde bir branda asılmıştı. Avamlığın kralı.

Tiksiniyorum! Ya sizce de bu Yeşilçam işinin boku çıkmadı mı artık? Bir Yeşilçam bir de İkinci Yeni akımı… Allah belasını versin. Cemal Süreya da çok isterdi zaten, kendi söylemediği bir sözün onunmuş gibi paylaşılmasını. Ot dergisi Bok dergisi gibi yayınlar mantar gibi bitiyor her dakika; kapakta Turgut Uyar illüstrasyonu. Arkadaş bu dergiye sen mi bir şey yazıyorsun Turgut Uyar mı? Her sayıda bir güzellemeler bir övgüler… Keklere dergi satabilmek adına demagojiden başka bir şey değil. Koskoca basılı süreli yayın işine girmişsin, öyleyse kendin üret bir şeyler. Ama yok! Nasıl olsa kitle avam. Bunları Facebook hesaplarında aptal arkadaşlarıyla ağzından salyalar akarak paylaşırlar. Bu sayede Burak Aksak bilmem kaçıncı beyinsiz filmini sinemalara sürebilirken, Tolga Karaçelik gibi bir adam filmini yayımlayabilmek için bağış kampanyası düzenliyor.

Yeşilçam da böyle. Asla kötüleme niyetinde değilim. Kısıtlı imkanlarla çok acayip işler yapılmıştır o dönemde. Komedide de, dramda da çok özgün filmler çıkmıştır. Kemal Sunal, Zeki Alasya-Metin Akpınar, Tarık Akan, Halit Akçatepe’nin ayrı ayrı filmleri ve birleştikleri filmler bugünkü Avengers mantığı gibidir bence. Onun dışında

Kartal Tibet, Ediz Hun, Ekrem Bora gibi jönler bugün bile mumla aranıyor. İlyas Salman’a, Şener Şen’e, Yılmaz Güney’e, Cüneyt Arkın’a ve Sadri Alışık’a değinmiyorum bile. Böyle bir sinemayı ancak miras edinmek, saygı duymak gerekir. Bu sinemayı alıp, setler kurup, oyuncular yetiştirip bir sektör haline getirmeliydik. Maalesef ki Arzu Film, Erler Film gibi firmalar bile bugün faal değiller.

Peki ne yapıyoruz? İnanılmaz bir yavşaklıktayız. Her yerde Yeşilçam ile ilgili görseller hatta kafeler görüyoruz. Instagram’da Burak Ağdemir diye bir herif var örneğin. Oyuncuların kafalarına Photoshop marifetiyle çizim görünümü kazandırıp sözde sanat eserleri oluşturuyor. Takipçi sayısını arttırıp isim yaptıktan sonra da bunları

t-shirtlere, bardaklara bastırıp satmaya başladı. Ne güzel ekmek kapısı valla, sen zerre telif ödemeden millete ürün sat. Bu tamamen Yeşilçam’ın ve İkinci Yeninin metalaşmasından kaynaklanıyor arkadaşlar. Kafa dergisi Edip Cansever’li kapak yapıyor, Edip Cansever’e para ödenmiyor. Yani sermayesiz bir girişim. Ortada bu şişirilmiş kurumları bir bok sanıp satın almak isteyen bir kitle var. Çünkü o insanlara göre bu akımların yüceltilmesi çok değerli bir şey. Yeni bir şair okumak yerine eski bir şairin edebiyat övgüsünü okumak daha önemli onlar için. Ürün bu kitleye satılıyor hem de deli gibi. Bu sanat manat değil. Böyle olunca o kurumların bir değeri kalmıyor. Siz Kemal Sunal baskılı komik t-shirt giydiğinizde Yeşilçam yücelmiyor, salağın biri para kazanmış oluyor. Zaten Yeşilçam da bu yüzden günümüzde bir Hollywood olabilmiş değil. Senelerdir Yeşilçam filmleri yayımlayan kanallar bunlara tek kuruş para ödemiyor.

Uydu yayını olan arkadaşlar bilirler, bal satan, cinsel güç arttırıcı hap satan kanallar var. 24 saat Yeşilçam filmi yayımlıyorlar. Gerçekten oturup izliyoruz. İzlerken de aslında o kanalın patronunun kirli emellerine alet oluyoruz. Çünkü bu filmleri seviyoruz. Bu filmleri büyük annemizi sever gibi seviyoruz; tertemiz duygularla seviyoruz. Keza bu filmler bize doğduğumuz ülkenin geçmişini, eski zihniyetini, giyim tarzını, dönemin sokaklarını anlatıyor. Birileri de bu bağı kullanarak sizi öpmeye çalışıyor. Bu cıvıklık, bu yavşaklık, bu ucuz edebiyat insanı güzelim filmlerden, şahane şiirlerden uzaklaştırıyor. Yani ikinci yeniciler inanılmaz şiirler yazdılar, edebiyat için bir zirveydi. Şimdi o zirve başka bir edebiyatla itibarsızlaştırılıyor.

Aynısı Nazım, Oğuz Atay ve Sabahattin Ali için de var. Ah Nazım, ah Vera, ah Piraye, ah albayım… Siz bunları dile düşürdüğünüzde benim için Nazım’ın aşkının bir anlamı kalmıyor. Bu adamlar sefalet içinde yaşamışken birilerinin bu adamlar üzerinden para kazanarak kral gibi takılmasını kaldıramıyorum. Bırakın kendimiz okuyalım, kendi içimizde yaşayalım. Ne diye adamın edebiyatını bize satmaya çalışıyorsunuz! Bu edebiyat onlarla güzel, siz kaçak kat çıktığınızda tadı kalmıyor.

Yeşilçam’a saygı duyan mirası geliştirmelidir. Bir tane düzgün film yapılıyor mu? Hayır. Her gün yeni bir komedi filmi çıkıyor. Hepsi çöp gibi. Bir tanesi bile gelecek nesillere aktarılamaz. Cem Yılmaz örneğin, G.O.R.A.’da Sadri Alışık’a bir saygı duruşunda bulunmuştu. Bu sayede seneler sonra bu filmi izleyecek çocuklar Alışık’ı tanıma fırsatı elde edeceklerdir. Yüceltme yapılacaksa bu kalitede yapılmalı. Ya da Saian diye bir rapçimiz var. Şarkılarında Yeşilçam diyaloglarını sample olarak kullanıyor. Eğer referans verilecekse böyle özgün olmalı. Dillerinden ikinci yenicileri, efsaneleşmiş Türk Sineması aktörlerini düşürmeyenler senelerdir bunlarla ilgili bir belgesel, bir biyografi filmi çekmiş değil. Oturup akademik anlamda inceleme yapan yazılar yazmış değiller. Çünkü böylesi çok daha ucuz ve tabi ki çok daha çiğ.

Özetle klasikleşmiş şeylerin böyle güncel olması çok normal. Ancak bu akımlar sinemada, kitaplarda güzel. Kafelerin duvarlarında, bir başkasının kaleminde değil. Değerlerimize tabi ki sahip çıkmalıyız ancak önemli olan yeni değerler de üretebilmektir. Sizin duygularınıza oynayıp buradan ekmek yemeye çalışanlara izin vermeyiniz. Ve lütfen kendinize yeni ve rafine zevkler edininiz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir