La leggenda del pianista Sull’oceano, Rocky ve Whiplash

Hayat başarısızlık hikayeleriyle dolu, belki de başarısızlık hikayeleriyle sürükleyici. O kadar çok buhran yaşıyoruz ki ömrümüzde, kazandığımız en ufak başarı bizi hayata bağlamak için yetiyor. Örneğin ömrünü okumakla, çalışmakla geçirip kariyerine zirve yaptırmış döpiyesiyle uyuyan bir kadınla bir ev hanımını karşılıklı versusa sokarsak; ev hanımı, diğer kadının tüm somut başarılarını anne olmakla yıkıp geçebiliyor.

  

   Ben de hayatımın hiçbir döneminde başarılı biri olamadım. Annem her ne kadar beni Einstein da sansa; önce mahalle mektebi sonra babamın isteğiyle Şemsi Efendi Mektebi’ne girmemin ardından gayet vasat bir lise, arabesk rap’le geçen lise hayatımın ardından averaj bir üniversitenin en düşük puanlı bölümlerinden biri ile eğitim hayatımı tamamladım. Şimdi de gayet ortalama bir işim var. İdare ediyoruz, mottomuz ‘azıcık aşım kaygısız başımdır’, şimdi de bir web sitesinde bedava yazı yazıyorum… Şahane. Maalesef Bülent Ersoy gibi benim de doğuştan anne olma şansım da yok.

   5 yaşımda tiyatroya başladım, kusmalı ishalli hasta olduğum için sadece birkaç ay yapabildim, ailem o tempoyu kaldıramadığımı düşündü. 10 yaşımda basket oynamaya başladım, boyum kısa olduğu için takıma giremedim. (Yıllar sonra gördüğüm ‘Godzi’ lakaplı takım arkadaşım 2,05 olmuştu, çocuğun uzamasını durdurmaya çalışıyorlamış.) Devam eden yıllarda gitar öğreneyim dedim, şu an basit akorlar arasında gidip gelebiliyor, çok güzel “Fabrika Kızı” çalabiliyorum.

   Sanırım bu bakımdan başarı benim için çok önemli bir konu haline geldi. Bana göre bir insan başarılıysa ya babası zengindir, ya da mutlaka bir yerden torpili vardır. Hele hele Türkiye gibi bir ülkede en alttan gelerek zirveye yükselmenin imkansız olduğuna inanıyorum. Sanırım bu yüzden başarı hikayelerini anlatan filmler, izlerken inanılmaz keyif aldığım yapımlar. Sırf benim de değil, demek milyonlarca insanın ilgisine gark oluyor ki, Hollywood için bu yapımlar ekmek kapısı gibi.

   Whiplash’e bayılmadım açıkçası. Davul jazz’ın temel taşı, davul olmadan olamıyor bu rahmet. Davul ve jazz’ı anlatan bir film de kafadan dikkat çekici. Whiplash o kadar beğenildi ki, sırf popüler olana bok atmak adına ‘lan bu Rocky’nin davullusu’ dedim. Gerçekten de öyleydi, film boyunca sıfırdan başlayan ebleh suratlı kardeşimizin finalde kan ter içinde şov yapması, ‘Adriaaaan’ diye bağıran İtalyan Aygırı’ndan çok da farklı bir duygu uyandırmıyordu.  Rocky de çok sevildi ülkemizde. Philadelphia çocuğu Balboa’nın yerine Kocamustafapaşa’lı bir kardeşimizi de yerleştirsek sırıtmazdı çünkü bizdendi Rocky. Kimse etleri döven Rocky’den, Apollo’yu yenip dünya şampiyonu olmasını beklemiyordu. Hırslıydı Rocky; seneler sonra geri dönüp 60 yaşında gencecik şampiyonun karşısında ringe çıkacak kadar hırslıydı. Bu bağlamda Whiplash’le derin benzerlikler taşıyor. Karakterimiz sırf potansiyelini ortaya çıkarmaya çalıştığı için hocasından dayak yemeyi, psikolojik baskı görmeyi kabulleniyor tıpkı Rocky’nin iki gözü şiş “devam edebilirim” demesi gibi; emin olun bir devam filmi çekilse bu mimiksiz arkadaşımızı muhtemelen Amerika’nın en iyi jazz band’ini kurmuş, rakibi olan genç davulcunun ipini çekmeye çalışırken izliyor olacaktık.

   La leggenda del pianista Sull’oceano ise çok daha naif bir film diğer ikilinin yanında. Klasik bir Tornatore filmi; yönetmenin en temel özelliğini taşıyan masalsı anlatıma sahip ve dünyada sadece Tornatore filmlerinde görebileceğiniz kadar iyi insanlardan oluşuyor karakterleri.

   Rocky ve Whiplash başarısını tescilleyen adamların hikayeleriydi. Rocky’nin Ivan Drago’yu yıkışını salonda binlerce kişi, televizyon üzerinden milyonlar izliyordu. Andrew Newman koca bir salonun önünde metamorfoz geçirdi, kabuğundan çıktı ve film o epik final sahnesiyle zirveye oturdu. Film o sahneyle final yapmasaydı, devamında Newman’ın dönemin en iyi davulcusu olarak sayılacağını kestirmek zor olmayacaktı. İki filmde de, ana karakterlerimizin derdi dünyanın en iyisi olmaktı, biz patlamış mısırımızı yerken çok çalışıp oldular da.

   Dünyanın en büyük boksörü ya da davulcusu olduğunuzu düşünün. Bunu da kimsenin bilmediğini düşünün. Düşündünüz mü, ne kadar da karmaşık bir durum değil mi? İşte La leggenda del pianista Sull’oceano tam olarak bunu anlatıyor. 1900 bir masal kahramanı, gerçeküstü bir karakter. Sanata bakış anlayışı günlük hayatımızda tanıdığımız sanatçılardan çok farklı, işte 1900’ün bu değişik bakış açısı yüzünden dünyanın en acayip piyanistini dinleyebilme şansına sadece belli bir azınlık erişebiliyor. Film de azınlığa hitap etme konusunda ana karakteriyle aynı kaderi paylaşıyor. Tornatore’nin diğer işleri Malena ve Cinema Paradiso’ya göre, 1900 Efsanesi herkesin bilmediği bir yapım.

   Peki Whiplash son döneme damgasını vurup, Rocky gelmiş geçmiş en önemli serilerden biriyken böyle destansı bir film neden kimsenin ilgisini çekemedi? Marketing bir yana, 1900’ün önemli bir sanat filmi olması başka bir yana, karakterin hırslı olmaması ve entrikaların bulunmaması filmi bilinirlik açısından diğerlerinin altına atıyor. Film boyunca sadece, o güzelim piyano atışması sahnesinde 1900’ün hırsına şahit olursunuz. 1900 müziğe aşık bir karakterdir ve adının bilinmesi umrunda bile değildir.  Adı bile yoktur karakterin. 1901 yılında önemi bile kalmamıştır geçen yılın. Seyirci de sanatına aşık bu karakteri önemsememiştir. Seyirci için genç bir çocuğun çile çekmesi; kan, ter ve gözyaşı akıtması, ünlenmesi ya da kazanması önemlidir. Top fırlatmak, davul çalmak, yumruk atmak ya da çocuğunu büyütmek eylemleri değil.

   Görülüyor ki hangi branşta olursa olsun başarmak, başarmak için kıçını yırtmak seyirci için tatmin edici öğelerdir. Belki de basketbolda başarılı olamamış, gitar çalamamış ya da matematikten hiç anlayamamış seyirci için bir stres topudur bu filmleri izlemek; kendi başarısızlığını örtmektir. O yüzden ki Remember the Titans alıp yürümüşken Friday Night Lights köşede kalmıştır; o yüzden ki  Glory Road, Coach Carter kişisel gelişim filmlerinin temel taşları olmuşken, Basketball Diaries yalnızca DiCaprio’nun gençliğini görmek için önemlidir.

   Benzerlikler yok mu, tabi ki var. Üç film de kendi alanlarında inanılmaz yetenekli üç adamın hikayesini konu ediniyor. Ancak görülüyor ki başarı hikayesi şeklinde oluşturulan işler seyirciyi mest ederken, başarısını sadece kendine saklayan hikayeler çok da dikkat uyandırmıyor. Sizlere 1900 Efsanesi’ni ivedilikle izlemenizi tavsiye ediyorum. Rocky’yi dedeniz bile biliyor zaten. Whiplash ise çoktan Bilecik Şeyh Edebali Üniversitesinde Turizm okuyan arkadaşlarımızın başucu filmi olmuş durumda. Bu bakımdan ilk yazıma özel bu tavsiyeyi ortamlarda rahatlıkla arkadaşlarınıza satabilirsiniz.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir