Köfte Radar

‘Vallahi biz, sizin yaşınızdayken’ diye başlana, haşlana, taşlana dimağımıza yer etmiş, Üç, bilemedin beş arkadaş, arpa da bol gelip de toplanınca, ‘ne yapalım, ne edelim?’ dedik, bir cesaretle, sabahın dördünde, İstanbul’dan, Tekirdağ’a köfte yemeye, yola çıktık. Araba Ford Capri 1974. Son bakım, alındığı günden itibaren, servis tarafından, o da ardından. İkinci ve dördüncü vitese sert çekmeyeceksin. Beşi hiç arama. Buldun mu uzak dur. Arka koltukta panik yaratıyor. Polis çevirip de egzozun halini sorunca, ‘abi bu sekiz silindirli’ deyip muzip bir gülüş atıyorsun, arabadan anlamadığını erkekliğine yediremeyen her kişi, sizi salıveriyor.

‘Satsana bana’ diyen oldu. Faresiyle eve teslim! Gel gör ki, araba benim değil. Ama yine de uygun fiyata, her araç sahibi dostunuz, sizi anlayışla karşılayacaktır. Neyse öğüdü bir kenara bırakalım, biz dört aklı evvel, saat dört sularında  köfteye aşerdik. Ve özellikle Tekirdağ köftesi. Hal bu ki, Karaman’ın koyunu, Hollanda’nın ineği. Tekirdağ’ın neden köftesi?

Neyse, bir arabaya doluştuk. O zaman alkolmetre, radar falan yeni icad edilmiş memleketimizde. Matbaa misali yüz yıl geriden takılıyoruz medeniyete. Polisin suratına ‘hoooh’ edilen zamanlardayız. Nefes keskinliğine göre inisiyatif kullanıyor. Hayatta şu ana kadar sarf ettiğim zamanı, varın siz hesaplayın artık ben demeyeyim. O  polisler, şu aralar akciğer kanseri belasıyla uğraşmaktalar. Vahim anlayacağınız. Neyse efendim, serde kavak yelleri de esiyor Capri’yi, Aston Martin niyetine kullanıyorum, dedemin yüzü suyu hürmetine de,  her kazadan ufak tefek sıyrıklarla yırtıyorum. Bir gün bir arkadaşın yolda yürüyen kız arkadaşını korkutalım dedik, gazla frenin yerini karıştırmışım… Kendimizi, arabayla okulun duvarından geçmeye çalışırken, suçüstü yakalattık memura.

Biz az gittik, us gitmedik, dere tepe yardık. Haliyle bolca küfür de yedik. Tekirdağ olduğunu sandığımız bir memleket köşesine vardık. Haritada yerini bulamadığın memleketlerin köftesini canın çekmeyecek arkadaş. Sabah saat, yedi… Daha Tekirdağlılar ineklerini koyunlarını kesmemişler. Kuyruk yağları toplanmamış, ete ne patates, ne bayat ekmek karıştırmamışlar, biz Tekfurdağı’nın kapılarına dayanmışız, isterüüük de isterüüük diye çığrınıyoruz. Askere gitmemişiz ama komando adaylarıyız ya her birimiz, tabiatı gözlemledik ve kargaların, kendi hacetlerine bir talepleri olmadığı bir saatte, sahilde biraz vakit geçirelim istedik.

O zamanlar Marmara denizi ölümcül değil. Ayağını soksan sadece kangren ihtimali var hepsi bu. Otomatik vites bulunmuş ama, bende ona gereken maddi imkan bulunmadığından, her iki ayağım da, o aralar elzem, geri dönmek için. Suya taş bile atmadım.

Açlık da bastırmıştı ve egzoz manifoltunda, yumurta mı kırsak da pişirsek diye düşüncelere gark olduk. En azından ekmekle üzerinden sıyırırdık. Bir vakit geçti aradan, ansızın, bir amca göründü . ‘Arkadaşlar plakanızdan belli ki siz İstanbullu’sunuz bilirsiniz! Arabanın anahtarları içeride kaldı. Kapıyı nasıl açacağız?’

Yahu biz İstanbulluyuz ama oto faresi değiliz ki amca. O zamanlarda Soğanlı, Şirinevler, Haznedar, Balat, Kulaksız parklarına takılmışsanız, çeşitli şehir efsanelerini gerçekleştirdiğini söyleyen dostlarınızdan rüzgar hikayeler dinlemiş olma ihtimaliniz var elbet ama pratikte işler öyle yürümüyor, farkındayız… Konular da bellidir zaten. En başta definecilik ve kepçesi yamulan iş makineleri. Duaları bilen imamların, isim ve adresleri. Yanı sıra oto teybi ve araba hırsızlığı hareketli konulardan. Kimsenin, kimseyi, binerken, ya da çalarken görmüşlüğü yok. Bu işi yapanın ustalığına da bir gönderme aynı zamanda. Pinpon topuyla merkezi kilit açan mı istersin, bulduğu hazineyi koruyan ermiş tarafından dozerleri yamulmuş hazine avcısı taş ocağı sahipleri mi?

Gel gelelim bir kulak dolgunluğu olunca elbet, araba kapısı açmakla ilgili, hiç pratiğiniz olmadığı için, İnsanın ayağına legal bir fırsat gelince, düşmüş laboratuar faresine bir şeyler enjekte etmekten kendinizi alamıyorsunuz. Amcanın da bizler yaşında iki, ‘arkadaş olarak sevdiğimiz’ kız evladı var ki, heyet olarak, çok ama çok acıdık bu yolda kalmışlıklarına. Dayanamadık. ‘Biz açarız!’ dedik. Deyince ne oldu? Arabanın yanına doğru yola koyulduk. Şimdilerde arka bahçemde yeterli miktarda odundan imal edebileceğim, ancak o zamanların son teknolojisi ve hayalimde olan çil, çil bir binek aracın yanına vardık.

İlk duyumum, ‘kilidin altına sert bir yumruk vurulduğunda, merkezi kilidin kendini bıraktığı ve tüm kapıların açıldığı.’ Denedim!.. Bu sav, yeni arabanın kilidinin altında, sağlamca bir çukur meydana gelince, çürüdü. Ama Soğanlı tayfasına sorsan ‘o marka için değil be abim benim be, iyi mi’ dir. Neyse, adam dedi ki, ‘dilerseniz ön camı kırayım bu işi uzatmayalım.’ Dedim ‘yazık arabaya. Asla!.. Şimdi açarız!’

Gittim, arabadan kendi antenimi söktüm. Artık nasıl bir hipnoza girdiysem? Kilit düğmesine ulaşacak ve kilidi yukarı kaldırıp kahraman olacağım. Artık kim öperse. Köfte falan aklımda değil. Girişip, adamın arabasının ön kapısını hafiften kanırttım, içeri doğru fitilleri delerek anteni saldım arabadan içeri. Tam kilide değdi, ama o da ne? Ucuna bir halka, bir kanca yapmamışım ki, kilit tuşunu yukarı çekebileyim. Dahası, kapı ile tavanın buluştuğu noktaya da bez koymamışım ki, boya yerinde kalsın. Kazındı da, pul, pul döküldü.

Zaten kanca olsa da, bu marka otomobillerde, öyle kancayla tutulacak bir kapı kilit tuşu da yok. Üstü, yanı dümdüz!.. Bir de, anteni yukarı çekerken kalan boya da gitti mi? Adam kızardı, bozardı, kızlar kikir, kikir ama niyet kötü değil. Amaç yardım. Adam bir daha atıldı, şoför mahallinin camını kıracak. Bir jön tavrıyla bileğinden tuttum ve ‘hayır!’ dedim. Gerzek, yedi. Bir daha beni dinleme nezaketinde bulundu.

Dedim ki, ‘ağabeyim, şoför camı, arka kelebek camından pahalıdır. Gel biz arka kelebek camını kıralım. Metraj olarak ufak da hani. Karlı çıkarız. ‘Tamam’ dedi. Vur allah vur, vur allah vur, kırılmıyor meret. Derken çatladı. Rezistanslıymış. Dedik olan olmuş, artık sonuna kadar işin üzerine yürümek gerek. En son, yürüyen şantiye sayılan aracımızdan tornavida alıp, cam fitili arasından kanırttım. Parça, parça kırıldı. İş güvenliği yasası henüz çıkmamış olmasına rağmen, daha o zamanlardan önemini anlamış olacağım ki, camı tutan çerçevede, tek bir kırık cam tanesi kalmamacasına, temizledim. Tornavidayla çerçeveyi kerttim. Lakin olacak iş değil. Elimi uzattım, kolum kilide yetmiyor. Bir adama bir koluma bakıyorum, ‘sende kol var mı?’ gibilerinden. Adam bir bana, bir arabasına bakıyor.

Sol ön kapı kesin değişecek. Kapı ve tavan boya istiyor. Kelebek camı kırık ve çerçevesi aslında arabanın arka kapı direği. Küçük bir kaportacı ve boyacı rötuşu halleder. İlerde satacak olursa, beni alıcıya anlattığında, kadersizliğine inandırabilirse, takla atmadığına da ikna edebilir diye düşünüyorum. Beyefendiye dönüp, bir çilingir bulması gerektiğini tam izah edecektim ki, bir cam patlama sesiyle, sol ön camın dağıldığına tanık oldum.

Kapısını açıp, arabaya binip, çocuklarıyla beraber oradan hızla uzaklaştı. Öfkeyle kalkan zararla oturmuş ve güzelim ön camın kırılmasına sebep olunmuştu. Günün birinde, onun bu sinirli hallerinin, yine ona çok pahalıya mal olacağını anlaması için ardından dua ettim.. Benim bu hikayeden öğrendiğim ise, o yaşta henüz hayalimdeki arabanın teknolojisinin, yenilmez olduğuydu. Ne kadar da sağlamdı araba. Köfteyi yiyemedik zira Tekirdağ yerine Kırklareli’nin Vize nahiyesine nail olmuşuz. Biz de yoğurtlandık.  Arkadaşlarla yolda, eve dönene kadar, kapıyı nasıl eğemediğimi tartışıyorduk. Ama boyasının kalitesizliğinde hemfikirdik. Ertesi gün bayrammış. Herkes evlerine dağıldı. Saate bakmaksızın uyumuşum.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir