Sabahına babam uyandırdı. Saatime baktım, kahvaltı saatine yaklaşmakta, bir gün öncesinin maceralı bir yol yorgunluğu var üzerimde. Bayram olduğunu biliyorum da vakit, namaz saatini çoktan geçmiş. Zaten bir namaz olayı varsa bile, ben neden kaldırılacaktım? İmam değildim, müezzin değildim. Babam niye kaldıracaktı? Kulaklarıma inanamasam da, babam beni kalkmam için ikaz ediyordu. Meşhur diye bir gün önce adam başı ikişer kilo yoğurt tüketmişiz, gel de uyan.

Biz sülalece bayramlarda hep birlikte olmayı severiz. Kavurmaydı, pilavdı, börekti, çaydı derken tüm bu zorluklar paylaşılır. Namaza giden de vardır, black jack oynayan da. Birbirimizi sevmemiz için, kişisel tercihler, umurumuzda olmaz bizim. Herkesin samimiyetine, samimiyetle güveniriz. Ya da öyle diyelim, öyle olsun!..Fırsat nerede, hangi dinde bulunursa bulunsun, bahane eder, ailece toplanırız. Bir ara cadılar bayramında kurban kesmişliğimiz var. Mesela, seksen beş yaşında olan halam, barbut oynamaya bayılır. Hacı olan amcalarım da, uygun bir zar gelmesi için dualarını eksik etmezler. Kardeş yüreği işte.

Velhasıl kelam, babamın yakarışlarına dayanamadım, yatakta doğruldum. Babama dönüp sordum, ‘hayır ola?’ Babam dedi ‘kurban aldık. Bir daha sordum ‘bakire mi?’ Öylece baktı sanırım anlamadı. Dedi  ‘kesilecek!’ Dedim ‘o yüzden soruyorum!’ Cevabı netti. ‘Saçmalama.’ Dedim ‘babacığım, benim! Oğlun!.. Kasap değilim, çırak hiç değilim. Hatta, benim elimden kurban eti yemek, sizin dininize göre haramdır desem yeridir.’ Dedi  ‘adam yok, amcan falan burada, kurban köyde, aldığım yerde duruyor. Kasaba da söyledim, kesecek. Sen bir zahmet kesilmiş ve parçalanmış hayvancağızı al da gel. Hadi akıllı oğlum benim.’ Dedim ‘hepsini ayarlamışsın zaten peder bey! Nakliye dahil anlaşsaydın ya! Pintiliğin alemi ne?’ Dedi ‘zevzeklik etme yürü!..’ Baktım ses tonu çok baba, kıstırdım kuyruğumu bacaklarımın arasına, ani hareketler yapmadan, giyindim. Uykulu gözlerle, rahmet okuya, okuya yola koyuldum. Sabahları kalkar kalkmaz rahmet okumayı hiç ihmal etmem. Dinim bütündür.

Efendim, bayram sabahı. Aldım babamın arabasını, yirmi beş km yol. Kimsecikler yok. İnceden virajlı ve ezbere biliyorum. Laf aramızda arabayı fena kullanmam. Yani aslında fena kullanırım. Ama mübarek gün olduğundan, küfür yememeye itina gösteriyor, mümkün olan yerlerde gazlıyordum. Köyün girişindeki düzlük için de havaalanı yapılacağına dair söylentiler var. Kışkırtıcı geliyor onca viraj ardından, böyle düz bir yol. Bunu bilen trafik psikologları, oraya bir radarın pusu kurmasını, hazine adına yararlı bulmuş olacaklar ki, bir ekibi asla eksik etmezler. Ama ben, engin muhakeme yeteneğime güvenerek, tüm polis teşkilatının, bayram sabahının köründe, sıcak yuvalarında aileleriyle bayramlaşıyor olacaklarını düşünerek, düzlükte gereken yakıtı harcamayı ihmal etmeyeyim dedim. Niyet ettim Allah rızası için ibreyi sağ omzuma kondurmaya. Allah da, niyet edince yardımcı oldu, lakin Alman mühendisliğini de yabana atmamak gerek. Ama o da ne? Adamlar bayram, aile, namaz, kurban, kahvaltı dememişler, müthiş bir görev aşkıyla radarı yerleştirmişler. İki, üç kilometre önceden fark ettim. Hızımı azaltmam, beş yüz metreyi buldu. Radara girdiğimin de farkındaydım artık. Yolumun üzerinde, solda, yarımadanın tek benzin istasyonu bulunur. Daha radar aracının önünden geçmeden, hemen benzinciye dalıp, kameranın görüşünden çıktım. Akabinde de hiç beklemeden, benzincinin diğer çıkışından tekrar yola girdim. Radarın yanından yavaşça geçtim. Vardar Ovası’ndan sonra radar ovası şarkısını söyleteceklerdi. Zira yanından geçerken, aracın içindeki memur amca, telsizine davrandı. ‘Aha!’ dedim  ‘plaka da bildiridi.’ Plaka da tarafıma denk gelmiş enteresan bir kombinasyondur. EV 666 … Evil 666 de sen gitsin!..

Virajı döndüm. Orkestra şefi ve yanında bir komite, renkli, şirin kukalarla yolu kesmiş ve beni pistin dışına davet etmişti bile. Camı açtım. Onlar demeden tüm tatlılığımla, ‘iyi bayramlaaaar” dedim. Şeker, et falan aradım ikram edeyim, olmadı. Kolonya baktım dökeyim. O da yok. Dökülecek bir böbrek taşı var, ona da ulaşmak o şartlarda imkansız. Hem şişesi ikrama gelmez. Onlar da bana boy sırasına göre ‘iyi bayramlar’ dilediler. Ardından ehliyetimi ve aracın ruhsatını rica ettiler. Hepsi aynı anda istemişti, lakin bir ehliyet, bir ruhsat vardı. Anlaşılan, günün en hızlısını yakalamışlardı ve paylaşamamaktaydılar. Hava atışına yeltendim, sonra uzatıp hangisinin alacağını beklemeyi daha mantıklı buldum… Aralarında onlar bölüşsünler artık dedim. Adaletsizlik etmekten korktum. Kutsal bir gündü nitekim.

Ehliyete bakıp sadece biri adımla seslendi. ‘Hız sınırını aştınız ve radara girdiniz, hakkınızda cezai işlem yapacağız!’dedi. Dedim ‘yanılıyorsunuz memur bey! Ben hız sınırını aşmadım.’ Memur ‘kolayı var efendim, dilerseniz radar aracını çağıralım siz de bir bakın.’ Dedim ‘çağıralım.’ Bir telsiz anonsu geçildi radar aracına, gelip bize katılması için. Telsizde ses yoktu ama, radarcı amcanın, gazetesini bırakıp, termosunu arka koltuğa koyup , bardağında kalan son yudum çayını döktükten sonra, kapısını kapayıp, kontağına basıp, sola sinyal verip, aynadan arkadan gelenleri kollayarak, direksiyonu ‘U’ dönüşü için çevirirken ettiği küfürü duymadım dersem yalan olur. İçimde bir şeyler oynadı diyorum, o kadar yani.

Araç geldi. Sırıtan yüzlerle ve ismimle hitap edilerek, radar aracına buyur edildim. Radar amca, fatafitolu aleti, dikiz aynasından kurcaladı. Ne yalan söyleyeyim, teknoloji karşısında şaşırdım. Vatandaşa kurulan bu tür pusular iyi para kazandırıyor olmalıydı. Bence hırsızlık masası da yola bir milyon dolar bırakıp, ‘bakalım kim alacak’ diye sotaya yatmalı diye düşündüm. Çok hırsız yakalarlar bak, ben diyeyim. Efendiler, ben sol ön koltukta, amca şöför mahallinde, açtı ekranı bana. Yandan, yandan sırıtarak bakmayı da ihmal etmiyor. Tepkilerim, gözbebeklerinin hizasında her daim. Umursamadım, daldım ekrana seyrediyorum. Uzaktan gri bir araç kopmuş geliyor. Radar sürhati belirlemiş. Hatırı sayılır rakamlar geçivermiş kayıtlara. Dedim ‘vay şerefsiz! Ne biçim kopmuş geliyor!..’ Yan bakmayı bıraktı radar amca, şaşkınca belertti gözlerini bana. Hız belirlenmiş, araç gri, orası da malum… Lakin bir sorun var. Plaka okunacak mesafeye daha girmeden, araç benzin istasyonuna giriyor. Dedim ‘ağalar ben benzinciye giren araç değilim ki!.. Ben benzinciden çıkan aracım.’ Hepsi deve dikeni yutmuş gibi, birbirlerine baktılar. Derken benzinciden çıkan, kendi aracımı radar ekranında görünce,  ‘aha işte bu araç benimki’ dedim ve ekledim ‘ağalar araçlarımızın renkleri aynı ve bu araçtan belki iki yüz bin adet üretildi.  Ve yine hatta bence, markası bile aynı değil. Şayet siz burada, benimle vakit kaybetmez de, araçlarınıza binerseniz, o arkadaşı benzincide ters istikamete gitmemişse şayet yakalayabilirsiniz.’ Radarcı ‘arkadaşım ben radara giren aracın, senin olduğu kanaatindeyim.’ dedi. Hakim ya ağabey, kanaat bildiriyor. Güldüm. ‘Arkadaşım!’ dedim , ‘devlet sana araba vermiş, silah vermiş, rozet vermiş, üniforma vermiş, telsiz vermiş, radar vermiş, kamera, kayıt cihazı ve ekran vermiş, sen bana bunca imkana kanıt gösteremiyor ve kanaatini beyan ediyorsun, öyle mi? Hani radara girdiğim andaki plakam? Madem öyle seni oturtsunlar buraya, senin kanaatine göre, şu hızlı, bu yavaş, bunda yangın söndürme tüpü yok diye bas cezayı dur. Devlete bu kadar masraf neden yaptırtıyorsunuz?’

O an büyük bir sessizlik oldu. Öylece bakıyordum tek tek suratlarına. Bu soruna, bir çare bulsunlar diye. Ses gelmeyince cesaret alıp ölümcül darbeyi indirdim. ‘Devlet memuru olarak suç isnadında bulunuyorsunuz. Avukatımı istiyorum!’ Cümlem biter bitmez amirleri ehliyetimi ve ruhsatımı uzattı. Ve yine adımla hitap ederek ‘İyi yolculuklar’ diledi. Aldım evraklarımı, yola koyuldum. Ha kurban mı? Gidip aldım. Eve geldiğimde, yengem tek budunun eksik olduğunu fark etti. Kasaba telefon ettik, sorduk ‘tek ayağı nerede bu hayvanın?’, ‘ telafi ederiz.’ dediler. O da başka bir hikaye. Sonraya kalsın.