Kitaplardan Beyazperdeye ‘Coming of Age’ Akımı

Yirmi altı yaşındayım. Yirmi altı yıldır aynı semtte yaşıyorum. Üniversitede bile; insanlar İstanbul’dan Van’a kadar okumaya gittiler, ben ilçenin dışına çıkamadım. Yıllarca aynı yerde yaşayınca oraya karşı farklı bir bakış açınız oluyor. Yaşadığınız yerin size özel gelen yanları oluyor. Yani siz; yaz günü yanınızdan siyah pardösülü, altın kolyeli, kocaman gözlüklü ve paltosunun omuzlarına altın apoletler yaptırmış bir adam salına salına yürüyerek geçtiğinde “Anaa deliye bak la” diyeceksiniz muhtemelen. Fakat ben onun deprem sırasında tüm ailesini kaybettiğini, yıllarca evden çıkmadığını sonrasında bu hale geldiğini biliyor oluyorum. Ya da; şu an işitme cihazları satan bir dükkan benim için hatıralarla dolu çünkü vaktiyle okuldan kaçıp kaçıp döner yemeye gittiğimiz bir yerdi orası.

Geçenlerde semtimizin meşhur pidecisi Asım Usta’ya giderken kendimi ara sokaklara attım. Derken ben daha okula başlamamışken oturduğumuz evin sokağında buldum kendimi.  Önce, annem beni evde 5 dakika yalnız bıraktığı için korkup sığındığım marangozu gördüm, ardından oturduğumuz binayı. Devamında o dönem boyunca annemden kopardığım paralarla sürekli abur cubur almaya gittiğim küçük bakkalı gördüm. Hatırlıyorum da bir kere Şıpsevdi sakızı sormuştum bakkala, anlamayıp “Nee kimi seviyosun?” demişti. Meğer burası bir de tekel bayisiymiş. Pek bir şey değişmemiş, hala tekelden çıkmıyorum.

Çocukluğumla direkt organik bağı bulunan mekanlardan geçerken aklıma bazı sorular takıldı. Acaba o zamanlarda günümüzde gerçekleşecek tek bir şey bile aklımdan geçmiş midir? Ya da o zamanlarda yaşanabilecek farklı bir olay bugüne etki edebilir miydi?

Bu insanın hayatını dışardan izlemesi gibi. Maalesef hayat yaşanarak öğrenilen bir şey. Her insanın hayatı bir film aslında. Biraz dram, biraz macera. Konu basit de olsa, karmaşık da olsa başımıza gelecek olanlar bizim senaryomuz. Filmin sonunu kestiremediğimiz gibi hayatta da neler olacak bilemiyoruz.

Doğal ve direkt olarak yaşamdan beslenen sanatta da bu konu sıkça işleniyor. Seyirci de bir karakterin gelişimini izlemekten büyük haz alıyor. Çünkü herkes büyürken değişiyor. Bu değişimiz izlemek ya da okumak izleyiciye keyif veriyor. Burada Walter White’ın geçirdiği gibi bir dönüşümden bahsetmiyorum. Bir çocuğun büyümesi kadar basit bir şeyden bahsediyorum.

Yıllardır karakterin çocukluktan erişkinliğe kadar yaşadıkları hakkında çok eser üretildi. Bu alt türe coming of age adını takmışlar. Aslında karakterin olgunlaştığı filmleri de kapsıyor bu tür. Fakat bu yazının konusu; çocukluktan yetişkinliğe geçişi anlatan işler. Aklıma gelenlerden bahsedeceğim biraz. Aslında benim de, herkes gibi bu türle tanıştığım ilk iş Şeker Portakalı’ydı. Küçük Zeze’nin Şeker Portakalı’yla başlayıp, devamında Güneşi Uyandıralım ve Delifişek’te işlenen; acılarla yoğrulan hayatı okuyan herkesin içini acıtmıştır. Zeze’nin seri boyunca başından geçen hiçbir olay olağanüstü değildir. Aksine yaşadığı her şey o kadar gerçektir ki, etkileyiciliği de okuyucunun; Zeze’nin yerine çocuğunu, kuzenini, komşusunu koymasından gelir. Zaten genel olarak çocuk yaştaki okuyucuya hitap eden bu Vasconcelos eseri, çocukları bilinçlendirmek için çok önemlidir. Devamında gelen Güneşi Uyandıralım ve Deli Fişek ise; karakterimizin yetişkinliğini, yetişkinlere anlatan kitaplardır. Cidade de Deus da böyledir. Bir nevi Şeker Portakalı’nın daha mizahi bir şekilde yansıtılmışı ve yetişkinlere hitap edenidir. Film boyunca samba, futbol, plajlar ve karnavaldan ibaret sandığınız Brezilya’nın öbür yüzünü görürsünüz.  Tanrıkent’te yaşamın ne kadar zor olduğu, adeta elimizde büyüyen Rocket karakterinin, geçirdiği değişimler, girdiği ikilemler ve aşk hayatı gerçekten dikkat çekicidir. Keza bu filmden 6 yıl sonra Danny Boyle aynısının Hindistan’da geçenini çekmiş, Kim Milyoner Olmak İster? temalı ve bolca duygu sömürülü Cidade de Deus olan, Slumdog Millionare ile akademi ödüllerini cukkalamıştır.

Kitaptan yola çıkmışken beni en çok etkileyen kitaplardan biri de Marquez’in Yüzyıllık Yalnızlık’ıdır. Bir ailenin tamı tamına 4 kuşağı anlatılır. Her bir ferdin hikayesi nakış gibi işlenmiştir. Okuyucunun kendini aileden bir birey gibi hissetmemesine imkan yoktur. Yüzyıllık Yalnızlık sinemaya uyarlanmadı, ben dizi yapılacağı günü iple çekiyorum. Sinema tarihinde ona en yakın eser ise Bertollucci’nin Novecento’sudur. Sınıf farklılıkları ve siyaseti işlemesi dışında Novecento altı saate yakın süresi boyunca; birlikte büyüyen iki çocuğun yaşadıklarını ve farklılıklarını sanki gizli kamera konmuş kadar gerçek şekilde anlatır. Novecento sinema sanatının aslında ne olduğuna dair en büyük örneklerden biri gerçekten.

Son dönemde ise filmden çok sanki hayatlara konmuş kameralardan çıkan videolar tadında iki büyük film çekildi. Bunlardan daha deneysel olanı; Boyhood. 2014 yapımı Linklater filmi esasen yönetmenin kariyer özeti gibi. Her zaman sinemada zaman ve gerçeklik boyutunu kullanmış bir yönetmendi Richard Linklater. Before Sunrise’ı 95 yılında çeken yönetmen, aynı kadro ve oyuncularla 2004 yılında devam filmi olan Before Sunset’i çıkardı. 9 yıl sonra da Before Midnight’la yine aynı oyuncularla üçlemesini tamamladı. Bu tesadüfi bir zaman değil, filmde geçen süreydi ve bilinçli olarak yapılıyordu. Linklater zamanla aslında nasıl oynadığını 2014 yılında ispatladı sinema dünyasına. Çekimlerine 2001 yılında başlanan Boyhood, ekibin 12 yıl boyunca belli periyodlarla bir araya gelerek çekilmesiyle oluşuyor, bir çocuğun gözlerimizin önünde büyümesini resmetmiyor adeta canlı canlı gözümüze sokuyordu. Çekimlerinin 12 yıl sürmüş olması bir filmi iyi kılmaz ancak; dönemin, insanların, fikirlerin hatta müziklerin bile bu süreç içinde nasıl değiştiğini görmek gerçekten sinema sanatında devrim niteliğindeydi. Bu açıdan film; sanki yıllar süren bir reality show ya da Truman Show filminin gerçek hali gibidir.

Boyhood’un 2 yıl ardından Moonlight izleyiciyle buluştu. Siyahi bir çocuğun, ergenliği ve gençliği anlatılıyordu. Geçtiğimiz yılın en çok konuşulan işi oldu Moonlight. Oskar, Altın Küre, Bafta başta olmak üzere katıldığı bütün festivallerden ödüllerle döndü. Abd’de Obama’yla beraber oluşan siyahi lobisi sayesinde bu ödülleri topladığı konuşulsa da; Moonlight aslında karakter gelişimini anlatmak açısından on yıllarca kamera kaydı almaya gerek olmadığının bir ispatıydı aslında. Doğru oyuncularla, doğru duygu verildiğinde ve doğru kurguyla filmin sizi zaten içine çekeceğine kanıttı Moonlight. Yani yönetmenin; çocuk, genç ve yetişkini oynayan üç farklı oyuncunun aslında aynı kişi olduğunu seyirciye hissettirebilmesi, bir çocuğu alıp 12 yıl boyunca çekmekten çok daha yoğun duygular uyandırıyordu. Sanırım Moonlight’ın başarısı tam olarak bununla açıklanabilir. Zaten sinemanın güzel yanı da budur. Birbirine çok benzeyen iki konunun farklı şekillerde işlendiğinde ve farklı duygulara hitap ettiklerinde aslında birbirlerinden ne kadar uzaklaşabileceğini bu iki film üzerinden görmek mümkündür.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir