Kimliksizin İntiharı

Mustafa’nın o akşam aslında pek keyfi yoktu. Kafası karışık, kalbi hızlıca atar haldeydi. Neredeyse üç gündür tıraş olmamış, banyo yapmamıştı. Dışarıda, dayanması güç bir sıcak vardı üstelik. Bu da yetmezmiş gibi, tansiyonu da çıkmıştı. Heyecandan olsa gerek, diye düşünüyordu. İri yarı gövdesini cenin pozisyonunda yerleştirmişti mor kanepeye. Fındık kabuğu renginde saçları yastığa sarılmış, gökyüzü gibi bakan gözleri yerdeki halının sararmış köşesine takılı kalmıştı. Kolay mıydı? Daha beş yaşındayken, annesi ve kız kardeşi ile kendisini terk eden adamı, otuz yedi sene sonra bir televizyon programı sayesinde bulmuştu. Ve yarın babasıyla buluşacaktı. Ne diyecekti ona?

Merhaba efendim. Ben Mustafa. Mustafa Acar. Sizin oğlunuzum.

Daha mı içten olmalıydı acaba? Ya da beklesin, babası mı kendisini tanıtsaydı önce. Ne diyebilirdi ki ama babası!

Merhaba oğlum. Ben sizi terk edip giden ve hiç arayıp sormayan babanım mı diyecekti?

Kanepeden bir hışımda kalktı. Önce güzelce bir banyo yapmalı, tıraş olmalı ve gidip karnını doyurmalıydı. Yoksa bu büyük buluşma öncesi açlıktan ölebilirdi. Kafasında o anda planladığı gibi yaptı. İşi bitip evden çıkmak üzereyken, aynada kendisine baktı.

Hadi bakalım Mustafa bey. Şimdi git yemek ye, bir şeyler iç ve eve erken gelip uyu. Yarın oğul olacaksın.

Bir saat sonra, hayatının ilk ve tek balık restoranından içeri girdiğinde şef garson her zamanki gibi ellerini ovuşturarak karşıladı Mustafa’yı. Eh, ne de olsa hem müdavim, hem de yağlı müşteriydi. Hele ki fazla içtiği akşamlarda…

Boğazın en güzel yerindeki bu mekanın en güzel masası yine onun için boştu. Gitmediği akşamlarda da o masanın parasını öderdi restorana. Yerine geçti. Kısa bir bakış attı İstanbul’a. Hemen yanı başındaki köprüden geçen arabaları, karşısındaki sarayları, gökdelenleri, camileri bir çırpıda gözden geçirip, her zamanki siparişini verdi. İçi hala sıkılıyordu.

Ah baba, nasıl olacak bu buluşma bilmiyorum, diye dişlerinin arasından hayıflandı.

Buyurun Mustafa bey, başka bir arzunuz var mı acaba?

Şefin sesi ile kendine geldi. Sesini çıkarmadan rakısını kadehe doldurdu. Susuz ve küçük bardakta içerdi rakısını. Babası da rakı içiyor muydu acaba? Bu akşam her şeyi unutmalıydı. Nasıl yapacaktı bunu bilmiyordu ama yapmalıydı.

İstanbul’u boş gözlerle seyrede seyrede, gecenin en tenha vaktini buldu sonunda. Mekanı toplamaya başlamıştı bile çalışanlar. Kalktı. Hesabı ödedi. Arabasına binecek hali yoktu. Oradan bir taksi çevirdi. Ağzından ne çıktığını bilmiyordu adeta. Taksiciye, Büyük Otel’e lütfen.” dedi.

Otelin önünde taksiden inip resepsiyona kadar, her an vaz geçecekmiş, bir daha asla bunu yapamayacakmış ve yapmazsa ölecekmiş gibi hızlıca yürüdü.

İyi akşamlar. Otelinizde kalan biriyle görüşmek istiyorum. Acil. Adı… Adı, Kemal Acar! Benim adım, Mustafa. Mustafa Acar.

Resepsiyondaki adam bir an durakladı, telefonu eline aldı ve karşısında duran Mustafa’ya dikkatlice bakarak istenen kişinin odasını aradı.

Kemal bey, rahatsız ediyorum ama sizinle görüşmek isteyen bir misafiriniz var efendim. Mustafa Acar ismi.

Tabi efendim. Emredersiniz. Hemen efendim.

Resepsiyonist telefonu kapadığında Mustafa’ya daha dikkatli baktı ve lobideki bekleme alanına doğru davet etti. Oldukça rahat ve büyük koltuğa oturduğunda, ufacık kaldığını düşündü Mustafa. Neden bekleyememişti. Neden şimdi, saatler sonra yaşayacağı şeyi burada yaşamak istemişti? Televizyonda babasına sarılır diye mi korkmuştu? Aslında, neden o adamın peşinden koşmuştu ki? Başını ellerinin arasına almış, onlarca soruya cevap ararken, bir “dan“… duyduğu sesle irkildi. Bitmek bilmeyen bir konuşma gibiydi. O sesi asla unutmayacaktı bir daha.

Demek babanın peşine düştün. Demek sabredemedin yarına kadar öyle mi? İyi ettin. Ben de düşünüyordum, sana yarın o kadar insanın önünde aslında baban olmadığımı nasıl söyleyeceğim diye. Sen Mustafa’sın ama, aslında Acar değilsin. Sen sadece, annenin kurbanı olmuş ama benim yine de kıyamadığım bir çocuksun. İşte tanıştık. Diyeceğin bir şey yoktur sanırım.

Dizleri çekiçle kırılmış gibi, zorla kalktı ayağa Mustafa. Yüzü bembeyaz olmuştu. Bunca zaman neye inanmıştı. Neye inandırmıştı annesi onu. Ya kız kardeşi… Ona da soramazdı. Bir ölüye ne sorulabilirdi ki? Ağlayamıyor, konuşamıyor, yürüyemiyordu. Sendeledi. Karşısındaki adamın gözlerine utançtan kızarmış gözleriyle baktı. Ne demeliydi şimdi? Nasıl bir halt etmişti?

Ben… Ben özür dilerim. Yalnızdım. Sizi, yani babamı istiyordum. Ben… Ben özür dilerim. Evime gitmem gerekiyor. Özür dilerim…

Koşarak çıktı otelden. Arkasından ona bakıp bakmıyordu, o adam bilmiyordu. Artık hiçbir şey bilmiyordu. Annesi onu kandırmıştı. Babası belli olmayan biriydi o. Mustafa Acar değildi. Kimdi peki? Kimin oğluydu. Koşmaktan geri alamıyordu kendisini. Sarayburnu’na kadar koştu. Gece çok sessizdi. Kız kardeşi ve annesi gibi sessizdi gece. Ölü gibiydi. O da ölü gibi susmalıydı artık. Ölü taklidi mi yapsaydı acaba? Daha da koştu. Ve gecenin sessizliğini bozan bir deniz çalkalanması, birkaç çırpınma sesi duyuldu ardından. Başka hiç ses yoktu. En son gökyüzünden, gazeteci bir çocuğun, Büyük Otel’in kapısından geçerken bağırmasını duymuştu Mustafa:

-Yazıyooooorrrr, yazıyooorrr, Sarayburnu’ndan denize atlayan adamı yazıyooorrr!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir