Kaybedenler Kulübü

Bu yazı her ne kadar pek çok kişiyle ilgili bir şeyler anlatsa da tek bir kişi ile ilgili olacak; bir dönem beni derinden etkilemiş şarkılar yapan biriyle ilgili. Ama bundan önce bu ülkede sanatın nereye gittiğini, neyin nasıl sattığını ve Türklerin hassas damarını yakalayarak ekmeğin hasını yemeyi başaranları anlatacağım.

2009 ya da 2010 yılında bir grup keşfettim. Tıpkı her şeyi başlatan şey gibi grubun adı da ‘Toz ve Toz’du. Değişik bir imaj, junkie tipli grup üyeleri, yeni otlanmış gibi konuşmalarıyla ‘sanatçı tribinize sıçayım’ dedirtiyordu. ‘Toz ve Toz’ gerçekten farklı bir sounda sahip de olsa vokaliyle ön plandaydı. Bu kızcağız ressam Muzaffer Akyol’un kızıydı, Gaye Su Akyol… Kendisini uzun süre sosyal mecralardan takip ettim. Gerçekten de sanatçı tribinin tam karşığılıydı. Muhtemelen sanat sepet çevrenin içinde büyümüştü. Resim yapıyorum, çok coolum, Elif Boyner’le takılıyorum, Kadıköy’de yaşıyorum, acayip entelim havalarını resmen gözüme sokuyordu. Garip saçları, enteresan makyajı, druglı röportajlarıyla sürekli bir marjinallik peşinde gibiydi. Türkiye’de alışık olmadığımız bir şeydi iki kızın alışılageldik enstrümanlar kullanmadan müzik yapması. Güzel ve karanlık şarkılar yaptıkları ‘Seni Görmem İmkansız’la beraber ünlenmeye devam etti. Yurtdışında sahne almalar, röportajlar birbirini izledi ve bu şöhret basamakları geçtiğimiz yıllarda çıkan solo albümüyle zirveye oturdu. Binbir tribini takip ettiğimiz Gaye Su Akyol bildiğimiz Türk Sanat Müziği nağmelerini almış, yok uzaydı, yok deveydi, türlü marjinalliklerle ve saykedelik öğelerle süslemiş ve önümüze koymuştu. Melodika ya da garip tonlu bir org çalarak şöhreti yakalayamayacağını düşünmüş olacak ki böyle alaturka bir işe imza attı ve geri dönüşünü de aldı. Bu albümle birlikte adını geniş kitlelere duyurmayı başardı. Eee zaten bizim Türklere iki rakı muhabbeti, iki felsefeden anlıyoruz, marjinaliz ama delikanlı kadınız imajını verdin mi olay bitti.

Bu imajı satıp kazananlardan biri de Ceylan Ertem. Bundan daha dokuz-on yıl önce Anima’nın vokali olarak dikkat çekti. Sesi gerçekten de güzel ve kuvvetliydi. Anima da fena grup değildi, ‘Joker, Yağmurla Gelen, O Kadar Mutluyum’ gibi bilindik şarkıları vardı. Ne olduysa bu rockçı hanım kızımızı yıllar sonra Yıldız Tilbe coverlarken buldum. Şehir dışından İstanbul’a okumaya gelmiş taşralı arkadaşlarımın, Ceylan Ertem şarkılarını Facebook’larında paylaşarak, eski sevgililerine göndermelerde bulunduğunu gördüm. Yıllar önce Anima’yla içimizi kıpır kıpır eden kız, İstanbul Hititoloji öğrencisi Büşra ile Karabük’te Kimya Mühendisliği okuyan sevgilisi Tolga’nın arasını yapıyordu. Vay be… Para sen nelere kadirsin ki Rockçı insana Yıldız Tilbe övdürtüp arabeskçi ediyorsun, Bavul, Ot, Kafa gibi gerzek turnusolü kitlesinin kraliçesi olmaya oynatıyorsun. Vay anasını ekmeğe bak.

Buradan çok kısa Mabel Matiz’e gireyim. Bu, Kadıköy’de Kadife Sokak’ta kısa şortuyla gezen oğlandı ne ara böyle ünlendi anlayamıyorum. Sen böyle alternatif tiplerin, zengin çocuklarının arasında gezin, çıkıp hepsinden ünlü ol. Hem de iğrenç kurbağa sesinle. Helal olsun.

Gelelim Onur Özdemir’e… Sakin diye bir grup keşfettim. O zamanlar Myspace sayfaları olurdu. Sakin oraya demolarını yüklemişti, kitlendim. İnanamazsınız o şarkıları bir şekilde indirip gece gündüz iPod’da dinler olmuştum. 2008 yılında çıkan albümleri Hayat, o demoların tatlı amatör ruhuna sahip olmasa da, son yıllarda bu ülkede yapılmış en sağlam albümlerden biridir. Sakin’in de bu ülkeye gelmiş en başarılı alternatif grup olduğunu, bunu sağlayan şeyin de Onur Özdemir’in cennetten çıkma sesi olduğunu düşünüyorum. Maalesef ki ilk albümleri Hayat’tan sonra bir de ‘Bizim Büyük Çaresizliğimiz’ için film müzikleri yapan grup, ardından sessizce dağıldı. Hayranları senelerce yeniden bir araya gelirler mi derken Onur Özdemir karışımıza alter egosu Onurr’la çıkıverdi. Sadece ismi değil yaptığı müzik de değişmişti Onurr’un. Body yapıp şişmiş, saçlarının yanlarını kazıtmış, iğrenç bıyığıyla Sivas’lı pezevenklere dönmüştü. “Seni sorana her yanım derim ve dahasını da eklerim”gibi naif sözlerin sahibi adam, “Sürme dedim o ruju dudaklarına canım durmadan öpmek istiyo” diye şarkı söyleyen birine dönüşmüştü. Bu değişimi uzun uzun anlatıp can sıkmaya gerek yok, belki maddi kaygılar, belki o çevrelere girme istediğinden ancak aklıma Fazıl Say’ın o deprem yaratan sözü geliyor Fazıl Say’ı gerçekten tebrik ediyorum ben de onun gibi bu ülkedeki arabesk yavşaklığından tiksiniyorum.

Yukardaki prototiplerle anlatmaya çalıştığım şey; gerçekten de bu ülkede ne yaparsanız yapın maalesef ki geniş kitlelere adınızı duyurmak için kalitesiz bir şeyler yapıp bunu kaliteli gibi satmak zorundasınız, tıpkı Tarkan’ın son albümlerinde yaptığı gibi. Eğer ben belli kesime hitap edeceğim derseniz, o zaman muhtemelen para kaybetmeyle silinip gitmeye başlıyorsunuz.

Bu yazı bir kişi hakkında demiştim, o kısma geldik. Bu kişi yukardaki prototiplerin tam tersi bir yol izledi. İlk albümüyle zaten müzikseverlerin büyük beğenisini kazanmıştı. Fakat o geniş kitlelere adını duyurmak için saçmalamak yerine sanatını özgürce yapma yolunu seçti. Bu piyasanın kaymağını yiyemeyen kişi Yasemin Mori’dir.

İlk defa 2008’de Yasemin Mori’nin adını duydum ama maalesef ki tanımam zaman aldı. Deliler gibi müzik dinlediğim dönemlerdi. O zamanlar Spotify gibi uygulamalar hayatımızda olmadığından, albümler ya torrentten ya da Rapidshare’de dakikalarca beklenerek indirilirdi. Hatta hiçbiri olmuyorsa Azeri Mp3 siteleri kullanılırdı.Binlerce şarkı Winamp gibi programlara atılır, bu şarkılar içinden mutlaka ki unutulanlar olurdu. İşte bu hengame içinde kaynamıştı Yasemin Mori. Çok net hatırlıyorum, canımın acayip sıkkın olduğu dönemlerdi. Zaten o yıllarda iki günde bir bunalıma giriyordum. Evde tek başıma bira sigara keyfi yaparken bir şarkı çalmaya başladı. “İnsanlar birazcık vefasız, biraz da unutkan ve aptal” diyordu. Muhtemelen döndüre döndüre defalarca dinledim bu kısacık şarkıyı, ardından da albümü hatim ettim. İnanılmaz bir sesi vardı Mori’nin ve soyadını Mori yaptığına göre o da bir Jim Morrison hayranı olmalıydı. Hayvanlar şahane bir albümdü. Melankolisi yapay değildi, melankolik birinin elinden çıktığı belliydi. Sözleri insanı boğuyordu. “Aslında Bir Konu Var, Mutsuz Punk, Konuşmak, Aptal ve inanılmaz saksofon solosuyla Bırak Bu Rock’n Roll’u” dinledikçe insanın içini sıkan, içmeyen adamı içkiye başlatacak şarkılardı. Albümün içinde; Korhan Futacı, Tarkan Gözübüyük, Volkan Öktem ve Ozan Çolakoğlu vardı ve Yasemin Mori resmen bu isimlerin omzunda yükseliyordu. Uzun zamandır kendi dilimde böyle bir şey dinlememiştim. O dönem en yakın arkadaşımın da hayran olmasıyla beraber, nerede olursak olalım her dakika Yasemin Mori dinliyorduk. Muhtemelen biz oradayken Cihangir Merdivenlerinde takılan kim varsa birazcık dinlemiştir o şarkıları. Gerçekten de “Hayvanlar”; her şarkının uzun uzun emek hazırlanarak yapıldığı belli olan, hala daha kendini dinletebilen, son dönem alternatif müziğimize temel taş olmuş bir albüm.

Mori’nin deliler gibi bir şeyler yapmasını bekledik fakat o kendini deli gibi bir şey yaptı. 2012 yılında Deli Bando’yu çıkardı. Evet Türkiye şartları için tertemiz bir albüm, hatta ilk albümü olsaydı bu Yasemin Mori’nin ayakta alkışlanırdı. Fakat gelgelelim 2008’de kendine koyduğu çıtayı maalesef ki aşamadı. Zaten konu da bu değil, ilk albümüyle biraz post-rock biraz deneysel biraz noisy derken bu albüm bildiğin deneysel olmuştu. Yani ilk albüm OK Computer’sa bu albüm The King of Limbs gibiydi. İlk albümdeki melankoli yerini daha masalsı bir havaya bırakmış, sözler simgeselleşmiş, gitarın tonu değişmiş, koro kullanılmış ve değişikliğin dibine vurulmuştu.Yani nasıl yaptıysa ilk albümüyle benzeşen bir şarkı bile yapmamıştı bu albümde. Giderek hippi gibi bir havaya bürünüyordu Mori ve soyadını kullanacak kadar hayranı olarak büyüdüğü Jim Morrison’laşıyordu. Bu dünya bizim cennetimiz onu koruyalım, ormanlar, kuşlar şeklinde takılıyordu. 2015 yılında adından da anlayacağınız üzere iyice sapıttığının resmi olan Finnarikakaraska’yı piyasaya sürdü. Artık, Deli Bando’yla bize fragmanını izlettiği yola tümüyle girmişti. Tamamen saykedelik bir hava, garip bir imaj, biraz Björk… Şaka bir yana belki de hep istediği müziği yapmaya başlamıştı. İlk albümün başarısıyla ona bu özgürlüğün kapısı sonuna kadar açılmıştı çünkü.

İlk albümdeki rockçı kızdan, kuşlar çiçeklere evrilmesi insanlar tarafından çok eleştirildi. Uzun süredir piyasada görülmüyor. En son sanırım Doritos reklamlarında gördüm kendisini. Muadillerine baktığım zaman kendi kitlesini oluşturanları, yurtdışı festivallerinde boy gösterenleri görüyorum. Onlar piyasayı çok iyi okudular, baktılar ki kitle böyle, o zaman öyle saça böyle tarak diyerek tarzlarını tamamen değiştirdiler. Biraz arabeske kaç, biraz cover yap hemen iyi müzik dinlediğini düşünen bir kitleye ulaşabiliyorsun. Yasemin Mori bundan uzak durdu, onlar kadar para kazanamadı belki ama bunun için ayağa düşmüş işler de yapmadı. Sahnede eline rakı kadehi alıp Müslüm Gürses şarkıları söylemedi, o kadını oynamadı. Onun dönüşümü başka bir dönüşümdü. Belki uyuşturucu etkisiyle masalsı alemleri anlatan şarkılar yapmak istedi, toplumuna daha uzak işler. Belki de böylelikle hala sanatçı olduğunu hissedebiliyordur. Onun dönüşümünün olumsuz olduğunu düşünmüyorum. Onun dönüşümü daha çok Gregor Samsa’nınkine benziyor. Burada sorulması gerekilen soru şu; kaybetmek piyasadan silinmek midir yoksa kimliğini yitirmek mi?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir