Kara Gözlüm

Geçmiş yoruyor insanı. Çoğu zaman şahit olduklarını sırtına yük ediyor. Taşıyamıyorsun bazen… Yardım istemen ise olanaksız. Yalnızsın. Mecbur, “ha gayret” diyorsun kendi kendine. İlerlemeyi deniyorsun bir şekilde. Ta ki, şahit oldukların sırtından inip karşına geçerek “ben buradayım” dediği güne kadar. Hatırlamak istemediklerini yüzüne çarptığında…

17 yılın üzerine beni yeniden Yozgat’a getiren neydi? Üç sene görev yaptığım hastanenin koridorlarında gezdiren, her duvarından anılarımın sızdığı doğum ünitesinde hiç tanımadığım insanlarla sohbet ettiren… Neydi?

Neydi, Yozgat’ın hiç bilmediğim köyüne doğru çorak topraklarda direksiyon çevirttiren. Daha önce görmediğim, bozkırın ortasındaki sıvası yarım evin tahta kapısının önünde bekleten. Hem de yumruk yaptığım elimi kapıya vurup vurmama konusunda dakikalarca düşündüren. Neydi? Üstelik yalnız değil, oğlumla.

Anlatacağım. Hiçbir detayını atlamamaya gayret göstererek… Kulaklarımda yankılanan çığlıkların sesini kısmamaya direnerek… Törenin emrettiği tarih olsun diye, yaşanmışlıkların bir daha tekrarlanmaması adına. Ancak bunun için üç gece öncesine dönmem gerekecek. 20 yaşındaki oğlumun, İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Fakültesi Sosyoloji Bölümünü kazandığını öğrendiğimiz geceye…

Heyecanlıydık. Dizüstünü bağladığımız televizyonun karşısına geçmiş, tek kelam etmeden bakışlarımızı ekrandan alamıyorduk. Ben, evin içinde ilk kez içtiğim sigaranın dumanını dudaklarımın arasından ıslık çalar gibi pencereden dışarı bırakırken, Suna da bildiği tüm duaları mırıldanıyordu. Dizlerini birbirine çarpan Emre ise klavyenin “enter” tuşunu acımasızca dövmekle meşguldü o sırada. Derken her birimizin, kendini yaptığı rutine kaptırdığı bir anda beyaz ekrana büyük puntolarla yazılar düşmeye başladı. Tek ayağımı altıma alarak oturduğum kanepede doğruldum hızla. Emre’nin ebleh bakışlarından sıyrılıp yakın gözlüğümü burnuma doğru kaydırdım sonra. “İstanbul” ve “Sosyoloji” yazılarını seçmeye başladığımda da kollarımı şaşkınlıktan buza kesen Emre’ye açıp, “seninle gurur duyuyorum oğlum” sözcüklerini dudaklarımdan bıraktım.

Suna’nın da bize katılmasıyla yumak olmuştuk üçümüz. Sevgi sözcüklerini birbirimize cömertçe dillendirmeye başlamıştık. Yıllarca verdiğimiz emeklerin mihenk taşlarını birbirimize sıralamıştık. Ve bir süre sonra az önce oturduğumuz yerlere yeniden kurulmuştuk.

Telefonunun tuşlarını heyecanla çeviren Emre odasına gittiğinde ise baş başa kalmıştık Suna’yla. Geçmişten konuşmuş, anılarımızı ortaklaştırmıştık. Gecenin sessizliğine tevekküllerimizi karıştırmıştık. Bir sonraki günün düşünü canlandırmıştık zihinlerimizde. Ve temelleri daha sağlam olsun diye de, televizyonun yanındaki büfenin içinden yeşil kaplı resimliği çıkarıp önümüze yaymıştık.

“Yunus’un oğlu Emre…”

Kırkıncı gününü doldurmayan Emre’nin ilk resminin arkasında yazıyordu bu yazı. Süt dişlerini göstererek tahta kapının önünde verdiği pozun üzerinde de “Etnografya Müzesi Hatırası” notu… Kahve çekirdeğini andıran gözlerini sakladığı, uykusundaki resminde ise pek bir sevimliydi kerata. Ya çocuk parkında kaydıraktan kayarken kadraja savurduğu gülücükleri… 20 yaşını gören bir baba daha başka ne isteyebilirdi ki!

Kasketi andıran kumral saçlarını kestirmek için gittiğimiz berberde çekilen fotoğrafı… Tam da orada sarsılmıştım. Yıllar önce aynı resmin arkasına iliştirdiğim kağıdın ucunu gördüğümde aklımı yitiriyorum sanmıştım. Ve yine gitmiştim işte, 20 sene önce genç bir doğum uzmanı olarak Yozgat’ta bulunduğum ilk seneme. Emre’nin doğum gününe…

Serkan girecekti Suna’nın doğumuna. Tüm süreçlerini o takip etmişti çünkü. Hastaneye telaş içinde geldiğimizde bizi yatıştırmış, günler öncesinden ayarladığımız odaya girişimizi yapmıştı. Hemşirelere verdiği, “damar yolunu açıp, katater takın ve serum bağlayın” talimatından sonra da yanıma gelerek, çok geçmeden doğumhaneyi hazırlatıp Suna’yı alacağını mırıldanmıştı Serkan.

Biraz olsun rahatlamıştık. Seri soluklarımız yavaşlamış, Suna’nın ağrıları, kendi söküğünden korkan bendenizin de telaşı iyiden iyiye azalmıştı ki, kulaklarımızda yankılanan çığlıklarla ne olduğumuzu şaşırmıştık.

Kapıya çıktım. Sedye üzerinde yatan kız çocuğuyla göz göze geldim o anda. Bana doğru koşan hemşireye hastalığını sormaya niyetlendiğim sırada da yanakları al al olan beyaz önlüklü hemşirenin, “Hocam acil doğum… Sizden başka hastanede kimse yok” cümlesiyle afalladım.

Kara gözlerini yüzümden yel gibi geçiren kız çocuğunun henüz 14’ünde olmasına mı isyan etmeliydim yoksa hastanenin doğum uzmanı bulundurmayacak kadar tedbirsizliğine mi sövmeliydim bilemedim o an. Ancak hızlı davranmam gerektiğinin bilincindeydim.

Suna’nın doğumunu gerçekleştirdiği ameliyathanenin karşısındaki boş ameliyathaneye konuşlandık. Çok kan kaybetmişti küçük kız. Ve bir süre sonra da gözleri bu halsizliğe dayanamayıp kapandı. Sıktığı, kana bulanan avucu da kendiliğinden aralandı, top gibi bir kağıt düştü avucunun arasından. Ve ok gibi yere çakıldı, yere eğildim, cebime attım.

Evet, çok kan kaybetmişti. Çocuğu almayı becersek de, doğum kanalı ve çevresindeki yırtıklar ile bunlara bağlı doku içine kanamalar nedeniyle kaybetmiştik kara gözlü 14’lüyü. Yıkıldım. Ameliyathanenin ortasında, ağlayan çocuğun çığlıklarını bastıracak kadar ağladım. Kendimi toparladığımda da dışarıda bekleyen ailenin yanında aldım soluğu.

Tek soruya tek cevap istiyordum. Kızın kocası kim? 50’sini aşkın kirli sakallı adamın, “Nasıl doktor bey, çocuğum iyi mi?” sorusunu duyduğumda da dayanamadım ve adamın yüzünün ortasına yumruğu patlattım.

Dudakları yüzüne yayılan Serkan olaylardan habersiz yanıma geldiğinde, Suna’nın ve Emre’nin yattığı odaya beni götüreceğini söylediğinde, yüzleri buza kesen hemşirelerin arasından geçerek karımın ve çocuğumun yanına gittim. Günlerce hayal ettiğim gibi; ne Suna’nın alnına öpücük kondurmayı, ne de Emre’mi kucağıma almayı kendime yediremedim ve geri çıktım koridora. Ameliyathanede top şeklinde yere çakılan kağıdı araladım ve yavaşça okumaya başladım.

***

01.01.1997

Kıymayacaktın bana ana. Uymayacaktın babama. Üç beş kuruş paraya, köyün en verimli tarlasına sattırtmayacaktın kızını, Melike’ni, çocukken ninniler mırıldanarak uyuttuğun kara gözlünü.

Sizin düğün dediğiniz, benim toprağa girmeden öldüğüm o gün, diktiğiniz bayrakların benim mezarımın başına çakıldığını görecektin. Çalan davul ve zurnanın cenazemin ağıtı olduğunu sen fark edecektin ana. Oynanan çiftetellilerin cenazemin üzerinde zıpladığını bilemedin mi yoksa! Söylenen bozlakların ölüm marşım olduğunu duyamadın mı! Ya okunan dualar… Topladınız mı bari bir bir sevapları. Yükselttiniz mi yerinizi, kurban olduğum yaradanın katında!

Belime bağladığın kırmızı bağın boynuma dolandığını nasıl fark edemezsin ana. Biz iki vücutta tek nefes alan ana-kız değil miydik seninle! Nasıl nefes alabildin.

O adam… Babamdan büyük o adam her gece üzerimde zıpladığında, küçük bedenimi kıllı kollarıyla sardığında, uykularımdan kusarak uyandığımda senin de miden bulanmadı mı ana!

Bana inen tokatlar sana inmedi mi ana! Yüzünde yaralar görünmedi mi seninde! Başımdan kopup giden saçlar tel tel yere döküldüğünde, gözlerim morluklardan şiştiğinde, karnım her geçen gün büyüdüğünde, vicdanın dile gelmedi mi ana! He söyle, hadi beni duymadın, konuşmadın mı kendi kalbinle!

Seni de affetmeyeceğim ana. Paragöz babam ne ise sen de benim için osun artık. Zaten yüzüme baktığında da ne o ninniler söylediğin Melike kaldı geride, ne de anasına gülerek bakan kara gözleri…

Son söz; Melike 1996 yazında, Küçükeynelli köyünde, caminin yanındaki eve ilk geldiği günde toprağa girmenden öldü.

***

Ezan sesini duyduğumda irkildim. Sol elimi Emre’nin omzuna bıraktım önce. Sağ elimle de olabildiğince ağırdan alarak tahta kapıyı tıklattım.

Emre’nin yaşlarda genç karşıladı bizi. Babasıyla görüşebilme şansımızın olup olmadığını sorduğumuzda önce kaşlarını çattı, sonra “öldü benim babam, neden sordunuz” diye tersledi.

“Kızmazsan evladım sana iki soru daha sormak isterim. Sonrasında tanıtacağım kendimi. Birinci sorum annenin adı neydi?”

“Melike”

“İkinci sorum, senin adın ne evladım?”

“Emre, benim adım Yunus Emre.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir