Tarih 4 Nisan 2018, saat 00:27, 

Mevki Doğu Akdeniz açıkları

Hava 6 Beufort (25 kts), 

Deniz 5/6 kaba dalgalı

Öğleden sonra seninle irtibatımız kesildiğinden bu yana ruh halim kasvetli, karanlık, soğuk. Son mesajın ulaştı Allah’tan, bana içten gülümsemenle yolladığın vedayla buruk da olsa teselli olabildim. Zaten mesajın geldikten az sonra GSM sinyali de kayboldu. Engin deniz ve sonsuz sensizliğinle kalakaldım. 

Vardiyam bitene kadar dün geceki şarkı listesi çaldı durdu telefonda, kaç kere başa sardı, anımsamıyorum. Anımsadığım, son fotoğrafına bakıp şarkıları mırıldanırken hemen başucumda beliren tatlı hayalin…

Vardiyam bitip de kamarama inince de farklı olmadı gerçi. Telefonda şarkılar birer birer bitiyor, her notada hayalin gözümün önüne geliyor, sıcak ve içten sohbetlerimizi düşünüyor, nasıl bu kadar etkili bir şekilde hayatıma girdiğini çözmeye çalışıyordum. Uzun yıllardır tatmadığım, içimde bir yerlerde uyuyakalan duygularımı ne ara böylesine kabartmıştın? Unuttuğumu sandığım duyguları depreştirmeyi nasıl başarmıştın? Komik belki ama sesini bile duymadığım biri nasıl böyle etkili olabiliyordu? Düşündükçe şaşkınlıktan küçük dilimi yutacaktım. Aklım halen almıyordu ama ona soran, danışan kim?

Bu karmaşık, içinden çıkılamaz düşünceler içinde valizimi toplar, kamarayı bir sonraki sahibi için toparlarken bir anda kapı çaldı. Hani personelden biri olsa “Efendi kaptanım, ben bilmem kim!” falan diye seslenirdi kapı arkasından ama bu çalış bildiğim çalışlara benzemiyordu pek… daha yumuşak, daha sakin tonda bir tıkırtı demek daha doğru olurdu. 

Hayır olsun bakalım diyerek kapıya yöneldim, açtım, SEN! 

Aman Tanrım, bu ne güzel bir sürprizdi! O kadar güzel ve bir o kadar da büyük bir sürprizdi ki kapının eşiğinde kalakaldım öylece!

Yanlış bir zamanda mı geldim?” demen beni kendime getirdi. “Olur mu hiç canım?” dedim ve kapıyı ardına kadar açıp yana çekilerek elimle buyur ettim seni… “Hoşgeldin…” dedim kamarama girdiğinde, ortalığın dağınık olmasından ötürü özür dileyip buyur ettim seni köşe takımına. “Önemli değil” dedin özürlerime yanıt olarak. “Bölmüş olmadım işini gücünü, değil mi?” dedin ortalıktakileri görünce. “Olur mu öyle şey, istersen beni böl ikiye, gıkım çıkmaz!” gibi şeyler geveledim. Gülümsedin. “Otursana, şöyle geç.” dedim bir kez daha, valizin kenarından geçip yürüyerek gösterdiğim yere yöneldin. 

Tüm zerafetinle kamaramın içinde boylu boyunca süzüldükten sonra oturdun, çantanı yanına koyup “Yardıma ihtiyacın var mı?” diyerek yardım etmeyi teklif ettin ama insan hiç misafirini yorar mı, “Gerek yok, zaten 5 dakikalık işim kaldı.” diyerek reddettim nazik yardım talebini.

Bir şey içer miydin?” diye sordum. Dolabımda son bir yarım şişe votka ve dünden kalma vişne suyu vardı, elimdekileri saydım, gülümseyerek bir kadeh votka istedin, ben de içkini hazırlayıp verdim. 

İçkini verdikten sonra hızlıca valizimi toplamaya devam ettim. Ortalık toparlansın derdinde olduğumu söyledim, başını hafifçe sallarken gözlerini yavaşça kapatıp açarak onayladın beni. Demin dediğim gibi 5 dakikadan da kısa sürede bitirdim işimi. Hem hepi topu birkaç tişört, pantolon, çorap ve çamaşırdan oluşan valizi toplamak ne kadar sürerdi ki zaten… Ortalık biraz dağınık gibiydi geldiğinde ama valizi doldurunca dağınıklık ortadan kalktı, etraf daha bir derli toplu oldu. 

Votkanı küçük yudumlar eşliğinde içerken işimi bitirmemi sessiz ama geldiği bu garip yeri inceleyen yabancı bakışlarla izledin. Fazla mı kaptırdım nedir işe, bana o şekilde baktığını neden sonra fark ettim. Gülümsedim, “Evinde gibi hissetmeye bak.” dedim, demez olaydım; ince birer sızı kısa bir süre için de olsa ikimizi de rehin aldı. 

Neyse… İşin bitti, bir tane de sana hazırlayayım mı?” diyerek ayaklandın ama izin verir miyim, hafifçe omzuna dokunup “Hallederim ben, sen keyfine bak.” dedim. Sen tekrar oturup bacak bacak üstüne atarken ben de buzdolabına yöneldim. Dolaptan çıkardığım votkayı geri koymamışım meğer, hafifçe de olsa ılımış beş dakikada, o sevdiğim sert soğukluğu kaybetmişti ama ne önemi vardı. En azından vişne suyu halen dolaptaydı. Çıkardım. Hızlıca bir kadeh de kendime hazırladım. 

Ah, aptal kafa! Çerez nerede hani? 

Çalışma masasının çekmecesindeki zuladan bir paket fındık çıkarıp küçük bir kayık tabağa koyarak masaya bıraktım, bunu yapmayı en başta unuttuğum için dilediğim özürlerle birlikte… 

Ne yapayım? Beklenmedik ziyaretin, vardiya yorgunluğu, toplanma telaşı derken bu kısım aklıma gelmemiş o esnada, Allah’tan anlayışlı birisin de bu ayıbımı yüzüme vurmadın. Gerçi bir an için yüzüne konup hemen kanatlanan gülümsemen şaşkın halime karşı verdiğin tepkiyi gösterdi bana, telaş içinde hareket etmeyi bıraktım o gülücük sayesinde…

Güneş gözlüğün halen başının üzerinde duruyordu, alıp masanın üstüne, güvenli bir yere koydum, saçların serbest kaldı, yanaklarına doğru düşen birkaç teli de nazik bir jestle kulağının arkasına atıverdin. Yine her zamanki gibi çok güzeldin. Abartısız, doğal bir makyaj, dudaklarının güzelliğini daha da belirginleştiren tonda bir ruj ve ruhumun içine işleyen gözlerin… Ah Tanrım, ne mutluydum!

Çok kalamayacağını söyledin, o kadar yolu kısacık bir ziyaret için mi gelmiştin yani… “Kalamam, anla beni, biliyorsun şartlarımı.” dedin, halbuki gerek yoktu… Biliyordum bilmesine sebeplerini ama deli gönül işte, gel de laf anlat haylaza! Olsundu… Buna da razıydım. Kadehimi kaldırdım, sonra da sen… “İkimize!” diyerek kadehimi kadehine vurdum, ince bir çınlama duyuldu. Son yudumlarımızı hızlıca içip kadehleri masaya bıraktık. İkinci bir tane daha teklifimi reddettin başını hafifçe sallayarak, ben de içmekten vazgeçtim. 

Sigaramdan uzattım, başka marka içemediğin için bunu da reddedip çantandan paketini çıkardın. Çakmağıma davranıp yaktım sigaranı. “Ortadoğu ve Balkanlar’ın hızlı çakmak çakanıyımdır, hehehe!” diye ilk kez taaa çocukluğumda izlediğim bir Hababam Sınıfı (ama çakması, orijinal seriden sonra yapılan var ya, Şevket Altuğ kimya öğretmeni rolünde… amaaan, niye daldıysam bu detaya) filmindeki espriyi tekrarlayıp saf saf güldüm, sen de espriden ziyade bana güldün sanırım. 

Seni gülerken görmek ne güzeldi… Bir Rönesans dönemi tablosunu incelemek, detaylarına vakıf olmaya çalışmak gibiydi adeta gülümseyen çehreni izlemek. Yahut bir divan şiirini anlamaya, şairin duygu ve düşüncelerini çözmeye çalışmaya benziyordu. Bana mı, saflığıma mı, pek de kayda değer olmayan esprime mi güldün derken binlerce düşünce geçiyordu aklımdan, zaman sanki oracıkta duruvermiş, seni zamanın ve mekanın dışından izliyormuşum gibi hissediyordum. 

Sigarandan derin bir nefes çekip dumanını üfleyince geri döndüm gerçek dünyaya, ne kadar sürmüş olabilirdi ki, hepi topu 1-2 saniye sürsün sürmesin. Ancak o 1-2 saniyeye ne kadar çok şey sığrdığımı düşününce aklıma geçirdiğim kaza ve takla atarken aklımdan geçenler geldi. Onda da kısacık bir zaman dilimine neler sığdırmıştım! “Hadi orada yaşam mücadelesi veriyordun be hey sersem, şimdi ne demeye böyle dondu zaman?” diye düşüncelerimi eleştirirken “Sen yakmıyor musun?” dedin paketini bana doğru uzatarak…

Gemi sigarasından, kartonu 7 dolarlık o acayip şeyden daha cazip geldi senin sigaran, aldım bir tane, yaktım, alevi harlayıp derin bir nefesle sigaramı canlandırdım, sonra senin yaptığın gibi dumanı savuruverdim. 

Gözüm tekrar sana takıldı… Sigarayı tutuşun, narin ve ince parmakların, bakımlı tırnakların… Michalengelo’nun Davut heykelindeki detaylar senin zerafetinin gölgesindeydi, Louvre Müzesi’nde sergilenecek bir dünya harikasıydın, sonra bu aptalca benzetmeye güldüm kendi kendime… “N’oldu, niye güldün?” deyince fark ettim ki gülüşümü saklayamamışım. “Yok bir şey. Sadece, halen burada, yanımda olduğuna inanamıyorum.” dedim. “Kısa bir süre için…” dedin, anladığımı gösterir şekilde başımı salladım. Kısa bir süre için; ne kadar da acı bir söz öbeğiydi bu! 

Hazırsın gördüğüm kadarıyla.” dedin konuyu değiştirmek ve gözlerimin önünde beliren kara bulutları dağıtmak için. Başardın da nitekim. “Evet, yarın akşam Mersin’deyiz. Yerime adam da bulmuşlar çok şükür, varışta ayrılacağım. Diğer firmalarla görüşmelerimi cuma günü falan yaparım artık…” derken bana doğru uzandın bir anda!

Dudakların dudaklarımla buluşuverdi ansızın.  Burnundan verdiğin nefesin o ılıklığını duydum tenimde ikinci olarak. Olayı henüz algılamakta zorlandığım için gözlerim halen açıktı ama seni, başın hafif yana yatık, gözlerin kapalı görünce ben de yumdum gözlerimi ve dudaklarının tadına varmaya başladım. Sanki ilahi bir müzik çalıyordu; telliler, yaylılar, üflemeliler derken meleklerden kurulu bir orkestra bu anın şerefine çalıyordu en destansı ezgilerini. Gözlerim kapalıydı kapalı olmasına ama her yer ışıl ışıldı! Ahh, şu an ölsem gram tereddüt eder miydim acaba? Belki tek tereddütüm seni ardımda bırakmak olurdu ama o kadar mesuttum ki…

Mutluyken ve mutluluktan uçarken bile ölümü düşünen kendime kızıp attım o düşünceleri ve dudaklarındaki cennete geri döndüm. Sağ elini enseme yerleştirmiş, hem öpüp hem de saçlarımı okşamaya başlamıştın. Başparmağın ara sıra kulağıma değiyordu. Ben de her iki elimle sırtını sardım. Küçük, naif, nazik hareketlerle sırtını okşuyordum. Dudaklarımız kısa aralıklarla ayrılıyor, daha doğrusu ayrılmaya yelteniyor ama ruhlarımız buna izin vermiyordu adeta. 

Ne kadar sürdü, bilmiyorum. Bir saniye, bir dakika, bir saat, bir gün, bir ömür… Neden sonra ayrılıp hafifçe geriye çekildik ikimiz de. Gözlerimi açtığımda sen de yeni aralamıştın gözkapaklarını. Öyle tatlı bakıyordun ki bir an karşında bu sıfatla arz-ı endâm ediyor olduğum için utandım… Sana sunabildiğim tek güzellik sanırım kalbimdi ve sen de bunu görebiliyordun bence. Oysa sen bana karşı daha cömert davranıp tüm varlığınla, saçının telinden tırnağının ucuna, ruhunun kıyısından kalbinin derinliğine kadar güzellikle dolu olarak kamarama, kalbime, ruhumun dalgalı okyanusuna doluyordun.

Dolunay gibi duru, yakamoz gibi eşsizdin. Karanlığımı söküp atıyordun, deniz fenerim olup yolumu bulmamı sağlıyordun. Sığınacak sakin limanımdın. Bir tas sıcak çorba, sıcak bir duş, yumuşacık bir yorgandın tüm dertlerime karşı. Çölümdeki vahamdı gülünce güller açan gül cemâlin. 

Ayaklandın bir anda. “Gitmem lazım artık.” dedin. Yanaklarımı avucunun içine alıp burnuma ve çeneme iki buse kondurdun, sonra sigara paketini çantana koydun, ayağa kalktın. Masanın üzerindeki güneş gözlüğünü alıp tekrar başına taktın. 

Bense daha birkaç saniye önceki mutluluk anının etkisinde, ne yaptığına anlam vermeye çalışan gözlerle oturduğum yerden sana bakıyordum. “Yine görüşeceğiz, merak etme.” demenden sonra gideceğini anlayabildim. Bir bulut geldi kondu gözlerime, eğilip saçımdan öptün, “Hadi ama, yapma böyle. Üzme beni. Yine görüşeceğiz dedim ya!” diyerek ellerimi tutup beni ayağa kaldırdın. 

El ele kapıya kadar yürüdük. Kapıyı açmadan önce bir kez daha öptün beni yanağımdan, öylesine tatlı bir dokunuştu ki dudaklarının yaptığı, o anı tarif edememenin acizliğiyle kelimelere sövüyorum! Usulca kapının koluna uzandı elin, dur gitme diyesim geldi, zihnimden geçenleri okumuş gibi, “Söz veriyorum, yine görüşeceğiz…” dedin ve açtın kapıyı. Kenara çekilip kapıyı araladım mecburen. Bir iki adım atıp sol yanından geriye doğru bir bakış ve yüreğime baharları getirecek kadar sıcak bir gülümseme attın, elini ağzına götürüp öpücük yollayıp hafifçe üfledin, o nefesin dünyanın diğer ucunda bir kasırgaya dönüşeceğine aldırmayan bir kelebek gibiydin… 

Sonra… sonra, bir anda yok oldun… Adeta hücre hücre çözüldün gözümün önünde! Helezonlar çizerek gökyüzüne yükseldin. 

Bir meleğin Tanrı katına çıkışına şahit olduğumu düşündüm… Yine görüşeceğimiz ana kadar seni beklemeye söz verdim kendime, içeri girip kapıyı kapattıktan sonra öyle bomboş dikildim kamaranın ortasında! Yaşadıklarıma bir anlam vermeye çalıştım ama anladım ki sen olmadan hiçbir şey anlam kazanmıyordu! Sen, ille de sen, sadece sen…

Kaptanın seyir defteri…

Tarih 4 Nisan 2018, saat 03:14, 

Mevki Doğu Akdeniz açıkları

Hava 6 Beufort (25 kts), 

Deniz 5/6 kaba dalgalı

Ruhum, sensizlikten buruk, 

Kalbim, yokluğundan yorgun,

Gece, karanlık,

Yol, uzun, çetrefilli, karışık..

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir