Kadın

İçime sinmeyen durumlar var” diyorum da acaba beni anlayan var mı? diye etrafıma bakınırken buluyorum kendimi. Hiçbir şey yapamamanın verdiği burukluk var içimde, seyirci kalmak yakışmıyor bana, bize… Sanki hepsi dönüp bana diyorlar ki; “Sen de olabilirdin”. Evet, ben de olabilirdim. Şans eseri yaşıyoruz ya da şans eseri sevdiklerimizle sıcak evimizdeyiz gibi geliyor. Böyle durumlarda… Tabi buna da şans denirse! Sen değil ama başka bir kadının ölüm haberi veriliyor ikinci sayfadan ya da birini öldürdüğü haberi… Çoğunluk ikinci sayfadan da bazıları var ki manşetlerde yer alıyorlar.

Mesela; defalarca silah zoruyla tecavüz ettiği kadına, yaptıklarını göğsünü kabarta kabarta köyde herkese anlattığı ve bu durumdan mağdur olan, utanıp kapı dışarı çıkamayan bir kadın… Ve yine bir tecavüz girişimi öncesinde artık dayanamayıp adamı tüfekle vurduktan sonra Bundan sonra namusuma laf etmeyin diyerek öldürdüğü adamın kafasını kesip köy meydanına atan Nevin Yıldırım

Kimsenin öldürülmesine alkış tutacak halim yok elbet. Hele kafasının kesilip meydanlara atılması korkunç geliyor kulağıma. Bir şey var atladığımız… “Kadın”. Evet, öyle bir kadın ki tecavüze uğruyor fakat tehdit edildiği için, köyde adı çıkmaması için, çocuklarının şahit olmaması için sessiz kalıyor. Bu daha korkunç gelmiyor mu kulağına? Bir anne için çocuğunun doğumunu beklemek  nasıl özel bir şey iken. “Emzirmeyeyim emzirirsem bağlanırım, ayrılamam ve o hep gözümün önünde yaşarım” diye. Evladı daha doğmadan devlet korunmasına alınmasını istemesi sizinde içinizi burkmadı mı?

Bitti mi? Elbette bitmedi. İlk akla gelenler manşette verilenler. Kim bilir belki ben bunları yazarken bir kadın daha bir yerlerde dayak yiyordur, işkence bile görüyor olabilir.

Mesela; 8 Temmuz 2015 tarihinde Seyhan ilçesi Yeşilyurt Mahallesi’nde meydana gelen olayda iddiaya göre; kendisini dövüp, fuhşa sürüklemek istediği 33 yaşındaki eşi H.K.’yi tabancayla öldüren bir çocuk annesi Çilem Doğan var bir de bahsetmek istediğim. Doğup büyüdüğü evde geçim derdinden unutulmuş duyguları aramış, evlendiği kocasının yeşil gözlerinde. Evliliğinin 29. gününde o yeşil gözlerin derinliği, elmacık kemiğinin dayaktan morarıp da geçmeye yakın başka bir yeşilin tonuyla tanıştığında, değişiyor hissettikleri. Aşkın yerini kırgınlık, sevginin yerini korku alıyor dayakların ardı arkası kesilmedikçe.

Defalarca karakola gitmiş. Her seferinde azıcık sabırlı olması gerektiği, yuvanın kolay kurulmadığı, aile içinde olanın biraz da aile içinde kalması gerektiği gibi telkinlerle geri yollamışlar Çilem’i. Sonra yine bir dayak nöbetinde, uyuyan çocuğunu odaya yatır gel dediğinde kocası… Ölümü burnunun ucunda hissederek kocasının belli ki kendisini vurmak için yastığın altında tuttuğu tabancasıyla vuruyor aşkı bulduğunu sandığı yeşil gözlüsünü. Bundan sonrasını biliyoruz zaten manşetlerden. Hemen hemen hepinizin gözünün önüne bir fotoğraf gelmiştir. İki tarafında birer polisle dip boyaları gelmiş saçları, annesinden istediği, onun da telaşla eline ilk geleni vermiş olduğu tişörtüyle çekilmiş olan bir fotoğraf… İki eli kelepçeli…

Şimdi ben bunu niye anlattım, anlattım çünkü; Çilem’in savunmasının en çok aklımda kalan kısmını paylaşacağım sizinle…

 “O Ölmese Ben Ölecektim”

Nasıl oldu anlamadım ama sanırım ben yaptım.

Erkekler takım elbise giyip önüne bakınca cezası iniyor, benim takımım, kravatım yok. Annem apar topar bu tişörtü bulabilmiş. Bir de ne yalan söyleyeyim hayatta kalmış olmanın saklayamadığım bir sevinci var içimde. O ölmese ben ölecektim.

O size, beni pazarlamaya karar verdiğini söylemeyecekti, başka adamların koynuna beni sokma planlarını anlatmayacaktı, benim patlıcan fazla pişti diye, perdeler azıcık kirlendi diye, masada kırıntı kaldı diye yediğim dayakları söylemeyecekti, kaç kere hastanelik olduğumdan bahsetmeyecekti.

Çay bahçesinde çekilmiş bir fotoğrafım var. Biraz yan gülmüşüm. Belki de o fotoğrafı gösterip namussuz karılar gibi çıkmış filan diyecekti. Karısını başka adamlara satan o değilmiş gibi “namusumu temizledim” diyecekti. Siz onu 3-5 yılla yargılayıp, namusu kirlendi diye mazur görüp, yandan gülüşümü tahrik sayıp, bir de üzülecektiniz adama. Oysa namus benimdir Hakim Bey, bir kağıda imza attık diye kimselere bırakmam.

Sonuna kadar idare edebilmiş olmam, elaleme değil de başıma gelenleri hep karakollara anlatmış olmam, kızıma hiç fark ettirmemiş olmam namusumdur.”

“Benim Utanacak Bir Şeyim Yoktur”

Şöyle derin bir nefes aldınız değil mi? Evladının babasını öldüren bir annenin yaşadığı duyguları aklınızdan geçirirken, yok muydu yapılacak bir şey, dediniz demi sizde?

Yerine koymaya bile yüreğim dayanmıyor ki duygularımı ifade edebileyim. Sadece diyorum ki içimden, zaman zaman da dışımdan “İçime sinmeyen durumlar var”.

Ve yine çoğumuzun bir aşktan söz ettiğini zannettiğimiz bir şarkıyla veda edeceğim. Bu öyle bir şarkı ki bir hayat kadınının kızına yazdığı veda mektubundan alıntıymış… Sözlerini okudukça hem mırıldanacak hem de daha iyi anlayacaksınız o kadının kocaman kalbini. O zaman buyurun…

Bir gün anlayacaksın neden sessizce gittiğimi 
Senden vazgeçmek uğruna nasıl bir savaş verdiğimi 
Mevsim kış olur hani bir yudum güneş bulamazsın 
Sonsuz uçurumlardaki çiçeklere dokunamazsın 

Her sabah bir sayfa daha eksilip gidiyor ömrümden 
Gönlümün yıkıntılarında can çekişiyor umutlarım 
Ellerimde acı var ellerini tutamam kıyamam kıyamam sana 
Yollarımda ayaz var yaklaşma yollarıma kıyamam kıyamam sana 
Karanlık gecelere ortak edemem seni kıyamam kıyamam sana

Mevsiminiz her daim bahar, dokunduğunuz yerler papatya olsun…

Sevgilerimle…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir