Sol tarafımda deniz, sağ yanımda içimi aydınlatan güneşin kendini süzdüğü yapraklarla hışırtılanan bir koru. Bütün gece süren otobüs yolculuğunda şişen ayaklarımın acısını, karnımın açlığını ve üç yıldan bu yana çektiğim sıkıntıları, zorlu günlerin ızdırabını unutturan bir rahatlıkla kaplanıveriyor bütün bedenim. Bu yolda yürümeyi eskiden de çok severdim. Ne zaman canım sıkılsa kaçıp bu sahile gelir ve evlerin sıkışıklığından bunalmış sokağımızın iç karartıcılığından ve evdeki huzursuzluklardan buranın kutsallığına sığınarak kurtulurdum. Şimdi de saatler süren yolculuktan sonra aynı şeyi yapıyorum işte.

Önünden geçtiğim parkın sakinliği beni kendisine çekiyor bir an. Hemen yanında, gecenin ayazından iyice kendine sarılmış bir köpeğin durduğu banka oturuyorum. Çantamdan çıkarttığım pakette sadece iki sigaram kaldığını görmek canımı sıksa da, az ileride bakkal olduğunu hatırlamak yumuşatıyor içimi. Son zamanlarda en küçük şeylere bile öfkelenir, panik duygusuyla kapılır oldum sanırım. İçeride yaşamak bütün ruh sağlığımı bozdu. Ne vardı sanki o aptalca ilişkilerin içinde olmasaydım. Üç sene önce ne hayallerle gitmiştim oysa ülke dışına. Ne batmıştı ki bana burada?

-Ne olacak? Bir sürü şey, diye usulca mırıldandım belli belirsiz.

Her akşam zil zurna eve gelen bir baba, şiddetin alasına maruz kalan bir anne, aklı fikri kumarda bir ağabey, mahallenin kendini bilmez komşuları… Ama en zoru Hakandı. “Seni seviyorum” demelerinden, ayaklarımın yerden kesildiğini hissettiğim Hakan efendi. Nikah günü giyeceği kıyafeti tamamlayan ama en çok da gözlerinin uçsuz bucaksızlığını ortaya çıkaran, hafif yeşilimsi kravatı ile her zamankinden daha yakışıklı görünen ve o gün yanımda olmayan, bana “evet” demekten kaçan Hakan.

Bütün hayallerim, ümitlerim, nikaha gelmeyişi ve bana sadece “ben başkasını seviyorum” yazılı bir not gönderişi ile yerle bir olmuştu. Yaşadığım kriz anını ancak iki ayda üzerimden atabilmiş ve kendimi toparlar toparlamaz, nikahtan sonra beraberce gitmek üzere prensipte kabul ettiğimiz yurt dışından gelen iş teklifine geri dönmüştüm. Çok iyi bir teklifti. Hakan’a da benim aracılığımla gelmişti bu teklif aslında ama beyefendi artık yeni sevgilisi ile ne halt ederse etsindi. Şimdi hayatımı kendime yakışır ve istediğim şekilde renklendirmeliydim. Ne ailem ne de arkadaşlarıma danışmadan başvurularımı ve görüşmelerimi yapıp, tıpkı şimdi olduğu gibi yine bir Mayıs ayında bu yoldan yürümüş ve sahilin başındaki duraktan taksiye binerek havaalanına gitmiştim.

Uçağa binerken, yolculuk sırasında ve indikten sonra ne kadar da soğuk bir ülkeye gideceğimi hesap etmemiş olacağım ki, artık rengi solmaya yüz tutmuş bu üstümdeki mavi incecik hırkamın içinde titremekten yorulmuştum.

Gider gitmez beni şirketin lojmanına götürmüşlerdi. Ertesi gün de işe başlayacaktım. Büyük bir ilaç firmasının lojistik ve Orta Doğu satış sorumlusu idim artık. Her şeye rağmen babamın beni kolejde okutması ve eğitimime önem vermesi burada çok işime yaramıştı doğrusu. Su gibi İngilizce konuşabilmek, insanın işini çok kolaylaştırıyor yabancı memlekette. Diğer müdür arkadaşlarla ve patronla kısa sürede kaynaşmıştık. İmalat sorumlusu da benim gibi yabancı ülkedendi. En çok onunla samimi olmuştuk. Aradan geçen aylar içerisinde birbirimizin evinden çıkmaz olmuştuk.

Monica, her zaman dağınık saçları, pejmürde hali, rahat tavırları ile bir şirketin önemli bir sorumlusundan çok hippiyi andırıyordu. Erkek arkadaşı yoktu. Bu konuları pek konuşmazdık ama bir gün bana, eskiden bir sevgilisi olduğunu ve onun için uyuşturucu bile kullandığını falan söylemişti. Önemsememiştim. İnsan sevdiği için çok şey yapabiliyordu nasıl olsa. Bunu gayet iyi anlayabilirdim. Bir akşam eve geldikten hemen sonra kapı çalındı. Monica gelmişti. Mavi gözleri yorgun görünüyordu. Elleri de, normalden fazla titriyordu. Titremelerine aslında çok defa tanık olmuştum ama bu sefer farklıydı. Kendini içeri attı ve hemen kanepeye uzandı. Midesi bulanıyor gibiydi. Ne olduğunu sordum.

  • Ayça bana beyaz bul, lütfen. Drug please…Please, help me!

Yarı İngilizce, yarı Türkçe, yarı Almanca benden uyuşturucu istiyordu. Ne yapacağımı şaşırdım. Sehpanın üzerindeki kalemi aldı ve zar zor gazetenin üzerine bir adres yazdı. Çok telaşlanmıştım. Onu bu halden kurtarmam gerekiyordu. Ne de olsa bir yıldır bu gurbet elde en iyi arkadaşım o olmuştu. Hemen montumu giyip, motorumun anahtarını aldım ve evden fırladım. Adres evime fazla uzakta değildi. On dakika kadar sonra adrese vardım. Burası apartmandan bozma bir hoteldi. İçeri girdim. Orta yaşlarda görünen bir adam ne istediğimi sordu. Ona Monica’nın adını, hasta olduğunu ve buraya gelmemi istediğini söyledim.

-Wait! Diyerek beklememi söyledi ve üst kata çıktı. Geri döndüğünde elinde minicik bir paket vardı. Hemen alıp o ağır rutubet kokulu yerden çıktım. Motoruma bindiğimde içimden kocaman bir ses;

-Ne yapıyorsun kızım sen? Arkadaşına uyuşturucu mu götüreceksin yani? Diyordu. O sırada bu sese, polis arabasının siren sesi karıştı. Sonra bir sürü polisin,

-Police, stop!, Heyy, stop! Diye bağırmaları… Birkaç saat içinde kendimi şehrin polis merkezinde buldum. Ertesi sabah da mahkemede. Yabancılar şubesine de haber verilmişti. Her şey, son sürat gelip geçen bir film şeridi gibiydi. O an, ne zamanı tutabiliyordum, ne söylenenleri anlayabiliyordum ne de kendimi savunacak bir şeyler söyleyebiliyordum.

Mahkemenin sonunda, tutuklanmama karar verilmişti. Bulunduğum ülkenin yasaları bizden farklıydı. En azından çok kısa sürede asıl mahkemeye çıkarılacaktım. Merkez hapishaneye götürdüler beni ve yabancıların yattığı bölüme koydular. Tam da roman yazılacak yerdi. Ben, iki İtalyan, bir Bulgar ve bir Nepalli…

Ertesi gün konsolosluk bana bir avukat getirdi. Ona her şeyi olduğu gibi anlattım. Ancak o benden daha çok şey biliyordu. Evimde bulunan yirmi gram uyuşturucudan, birkaç kez evde uyuşturucu krizi yaşayıp komşularımı rahatsız ettiğimden falan benim haberim yoktu mesela. Vay be, ben neymişim! Avukata derdimi anlatamadım herhalde. Ya da benden daha iyi anlattı birileri, bilemiyorum.

Altı gün sonra ana mahkemeye çıkarıldım ve süreli olarak tutuklandım. On sekiz ay… Dilim damağım kurudu. Her şey beynimde ağır yaralar açan birer çiviye dönüştü. Monica neredeydi? Ailem buraya geldikten birkaç ay sonra gittiğimi öğrenmiş ve sadece ben onları aradığımda benden haber alıyordu. Peki ya şimdi merak ederler miydi? İşim… İşim ne olmuştu? Patronum, iş arkadaşlarım, onlar neden gelmiyorlardı. Her şey kabus gibiydi. On sekiz ay mı? Ben nasıl yaşayacak ya da bundan nasıl kurtulacaktım.

Bu panik, korku ve merak hali birkaç ay sonra yerini gün saymaya bıraktı. Hiçbir tanıdığım beni aramıyordu. Aklımda sadece buradan çıkmak ve ülkeme dönmek vardı. Verdiğim kilolar, içimde biriken öfke ve özlemle dolu huzursuzluk hali ile nihayet çıkacağım gün gelmişti. Konsolosluk görevlisi ve polis nezaretinde apar topar havaalanına getirildim. Uçağa bindiğimde, buraya geldiğim günü düşündüm. O zaman bu havaalanı bayram yeri gibiydi benim için. Şimdi ise cenaze alanı gibi.

On iki saate yaklaşan uçak yolculuğundan sonra indiğim ülkemin kentinde, bu ülkeyi hiç tanımıyor gibiydim. Hakan’ın beni terk ettiği, babamın evde terör estirdiği zamanlardan daha çok yıpranmış bir halde dönmüştüm. Her şeyini kaybetmiş biri olarak… Bu koca başkentte tek bildiğim şey Nermin’in eviydi. Eğer hala oradaysa tabi. Yanıma verilen yüz doları bozdurmam gerekiyordu önce. O işi hallettikten sonra taksiye binip Nermin’in evine gittim. Umarım evdeydi, ve beni tanırdı. Yoksa yanmıştım.

Bu kez her şey yolunda gitmişti neyse ki. Nermin’in zilini çaldığımda ve kapı açıldığında beni hemen tanıyan, her zamanki gibi güler yüzlü, tombul yanaklı, lüle lüle saçları ile beni candan karşılayan üniversite arkadaşım karşımdaydı işte ve beni sımsıkı sarıp bağrına basmıştı. İçeri girdikten sonra, yemek faslı, çay faslı derken ona başımdan geçenleri anlattım. Yanında kalabileceğimi söylediğinde, kesinlikle çok sevinmiştim. Kim bilir, belki uzak memleketlerde olmayan değişim bu kez kendi evimden birkaç yüz kilometre uzakta bulurdu beni. Nermin’in mükemmel ev sahipliği, samimi dostluğu, benim de yavaş yavaş kendimi toparlamam ile geçen beş altı aydan sonra aldığım haber olmasaydı belki daha da bu huzurun içinde kalabilirdim. Ama neler yaşadığımı anlatmadan ailemle kurduğum irtibat ve haberleşme kanalından annemin öldüğü haberini almıştım ve artık yuvaya dönmem gerekiyordu.

-Gitmem gerekiyor Nermin. Onu son kez görmem gerekiyor.

Beni otobüse bindirdikten sonra aşağıdan el sallarken gözlerine baktım ve gözlerimle;

-Hoşça kal Nermin. Uyandım ve her şey aslında kötü bir rüyaymış demeye gidiyorum sevgili arkadaşım, hoşça kal, diyerek otobüsün manevrası ile ince yüzümü, zeytin gözlerimi, yıpranmış saçlarımı, yorgun kalbimi bu parka, bu denize, bu koruya, tuhaf mahallemize döndürdüm. Belki de rüya değilse de, kabusun sonuna…

***

Kabus bitmişti. Annemin, öte dünyaya göçmüş ruhunun güzelliğiyle hala pırıl pırıl duran yüzüne dokunacağım an ile, kabus yerini belki de başka şeylere bırakacaktı. Bilemiyordum. Bilseydim, belki de yaşamazdım. Kim bilir? Belki de, annemle çıkardım sonsuz yolculuğa. Kabussuz, korkusuz, yalansız ve en güzeli, anne sıcağı ile…!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir